
Psikanalizden doğan kuramlar arasında bugün aşkı anlama biçimimizi en çok etkileyen, bağlanma kuramıdır. Kuramın temel fikri şu: Bebekle ona bakan kişi arasındaki bağ, beslenmenin ya da cinsel dürtülerin bir yan ürünü değildir. Biyolojik kökleri olan ve tek bir amaca hizmet eden bir sistemdir: korunmak. Sonraki araştırmacılar bu sistemin yetişkinlikte de çalışmaya devam ettiğini, romantik aşkın, özlemin, kıskançlığın ve yasın büyük bölümünün aslında onun yetişkinlikteki hâli olduğunu öne sürdü.
Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Temel kavramları sitedeki bağlanma kuramı, yetişkin bağlanması ve Yabancı Durum deneyi makalelerinde bulabilirsiniz. Burada ise John Bowlby'nin ve onun izinden gidenlerin çalışmalarının, aşkın kendisini nasıl bir bağlanma süreci olarak tanımlamaya vardığını ele alıyoruz.
Psikanalize itiraz eden bir psikanalist
John Bowlby (1907–1990), 1930'larda İngiliz Psikanaliz Derneği'nde yetişti. Joan Riviere ile analiz oldu, Melanie Klein'ın süpervizyonunda çalıştı. Ama daha ilk yıllarında, Melanie Klein makalesinde anlatılan Kleincı çevrenin temel bir varsayımına itiraz etmeye başladı. Bu varsayıma göre çocuğun acısını en iyi anlamanın yolu, onun bilinçdışı fantezilerine, yani iç dünyasında kurduğu imgelere bakmaktı.
Bowlby çocuk rehberlik merkezlerinde çalışırken başka bir sonuca vardı: Gerçek olaylar, özellikle de anneden uzun süre ayrı kalmak ya da onu kaybetmek, çocuğun gelişimini belirleyici biçimde etkiliyordu ve bu etki yeterince görülmüyordu. Yıllar sonra, süpervizyon aldığı bir vakada annenin yaşadığı koşulları hesaba katmaktan vazgeçirildiğini anlatacaktı. Bu olay, aradaki görüş ayrılığının simgesi olarak sık sık anılır.
İlk çalışmalarından Kırk Dört Genç Hırsız (1944), erken çocukluktaki uzun ayrılıkları ergenlikte ortaya çıkan, Bowlby'nin "sevgisiz" dediği bir karakter yapısıyla ilişkilendirdi. Dünya Sağlık Örgütü için hazırladığı Annelik Bakımı ve Ruh Sağlığı (1951) raporu ise anne bakımından yoksun kalmanın etkilerini dünyanın gündemine taşıdı.
Bowlby, hastanede ailesinden ayrı kalan küçük çocukları filme alan James Robertson ile birlikte, ayrılığa verilen tepkilerin tipik bir sırası olduğunu gösterdi: protesto, umutsuzluk ve kopma. Kopma evresinde çocuk, geri dönen anne ya da babasına kayıtsız görünür. Bowlby bu savunmanın kalıcı izler bıraktığını düşünüyordu.
Bu gözlemleri açıklamak için Freud'un dürtü kuramına değil, etolojiye (hayvan davranışlarını inceleyen bilim dalı), kontrol sistemleri kuramına ve evrimsel biyolojiye başvurdu. "Çocuğun annesine bağlılığının doğası" (1958) makalesi ve 1960 civarında bebeklerde yas üzerine yaptığı konuşmalar, aralarında Anna Freud'un da bulunduğu pek çok analistin sert tepkisini çekti. Onlara göre Bowlby bilinçdışını bir kenara bırakıp yerine gözlemlenebilir davranışı koymuştu. Bağlanma kuramı uzun yıllar ana akım psikanalizin dışında gelişti. Oysa Bowlby kendi kuramını psikanalizin reddi olarak değil, yenilenmesi olarak görüyordu.
Güvenli liman ve güvenli üs
Bowlby kuramının olgun hâlini üç ciltlik Bağlanma ve Kayıp dizisinde ortaya koydu: Bağlanma (1969), Ayrılık: Kaygı ve Öfke (1973) ve Kayıp: Üzüntü ve Depresyon (1980).
Kuramın merkezinde bağlanma davranış sistemi vardır. Bu, evrim içinde biçimlenmiş, doğuştan gelen bir sistemdir ve korunmaya muhtaç birini, onu koruyabilecek birinin yakınında tutar. Ağlamak, sarılıp tutunmak, peşinden gitmek gibi davranışlar tehlike ya da ayrılık sezildiğinde devreye girer; yakınlık ve teselli geri geldiğinde yatışır.
Bağlanılan kişinin iki rolü, sonradan aşka dair açıklamaların merkezine yerleşti:
- Güvenli liman: Üzüldüğümüzde teselli ve koruma için sığındığımız kişi.
- Güvenli üs: Güvenilir varlığı sayesinde dünyayı keşfetmeye, risk almaya ve bağımsızlaşmaya cesaret ettiğimiz kişi.
Akşam eve döndüğünüzde sevdiğiniz kişinin orada olacağını bilmek, zor bir günü tek başınıza göğüslemeyi kolaylaştırır. Bowlby'ye göre insanı bağımsız kılan, bağlandığı kişinin gerektiğinde ulaşılabilir olacağına duyduğu güvendir. Bu görüş, Winnicott'un yalnız kalabilme kapasitesinin güvenilir bir başkasının yanında geliştiği fikrine çok yakındır (bkz. Winnicott).
Bağı korumanın yolu olarak öfke ve yas
İkinci ve üçüncü ciltlerde Bowlby kuramı öfkeye ve yasa uyguladı. Annesinden ayrı düşen bir çocuğun ya da partneri kendini geri çekmiş bir yetişkinin öfkeli protestosunun bir amacı olduğunu düşündü: bağı yeniden kurmak ve yeni ayrılıkların önüne geçmek. "Neden aramadın?" diye çıkışan birinin asıl söylediği çoğu zaman "Seni kaybetmekten korktum"dur.
Kayıp (1980) kitabında yetişkin yasını uzun süren bir bağlanma tepkisi olarak anlatır. Kaybın gerçekleştiği bilindikten çok sonra bile kişi kaybettiğini aramaya, ona özlem duymaya devam eder (ayrıca bkz. yasın temel kavramları). Ayrılıktan aylar sonra bile insanın elinin eski sevgilisini aramak için telefona gitmesi bundandır.
Bowlby bağlanma davranışının insan hayatını "beşikten mezara kadar" şekillendirdiğini vurguladı (Duygusal Bağların Kurulması ve Kopması, 1979). Bu da kuramın yetişkin aşkına uygulanmasının önünü açtı.
İçsel çalışan modeller: aşktan ne bekliyoruz?
Bowlby'yi psikanalizin iç dünyaya olan ilgisine en çok yaklaştıran kavram içsel çalışan modeldir. Bu, ilişkilere dair içimizde taşıdığımız beklentiler bütünüdür. Çocuk tekrar tekrar yaşadığı deneyimlerden iki şey öğrenir: Güvendiği insanlara gerçekten güvenilip güvenilemeyeceğini ve kendisinin bakılmayı, sevilmeyi hak edip etmediğini.
Bu modeller büyük ölçüde farkında olmadan işler ve kendilerini doğrulama eğilimindedir. Reddedileceğini bekleyen biri temkinli ya da çabuk alınan biri olur; bu da reddedilme olasılığını gerçekten artırır. "Zaten beni bırakacaksın" diye düşünen biri, farkında olmadan karşısındakini uzaklaştırabilir.
Klein'ın içsel nesneleri, yani içimizde taşıdığımız başkalarına ait imgeler, büyük ölçüde fanteziyle biçimlenir. Çalışan modellerin ise gerçek etkileşimleri oldukça doğru yansıttığı düşünülür. Ama tıpkı içsel nesneler gibi bilinçdışıdırlar, duygu yüklüdürler ve zor değişirler. Kişi aynı insana dair birbiriyle çelişen modeller de taşıyabilir. Örneğin bilinçli düzeyde bir ebeveyni idealleştirirken, bilinçdışında ondan hep reddedilmeyi bekleyebilir. Bu fikir, Fairbairn makalesinde anlatılan bölünmüş içsel nesneler kavramına yakındır.
Çocuklarda bağlanma örüntüleri
Uganda ve Baltimore'daki gözlem çalışmalarının ardından Mary Ainsworth kurama bir araştırma yöntemi kazandırdı. Yabancı Durum adı verilen deney düzeneğinde (Ainsworth ve ark., 1978) bebeklerin, bakım verenlerinden kısa bir süre ayrı kaldıklarında ve yeniden kavuştuklarında nasıl davrandıkları gözlemlenir. Ainsworth üç düzenli örüntü belirledi: güvenli, güvensiz-kaçıngan ve güvensiz-kararsız (dirençli). Bunları da evdeki bakımın ne kadar duyarlı olduğuyla ilişkilendirdi.
Mary Main ve Judith Solomon (1990) sonradan dördüncü bir kategori tanımladı: dağınık/yönünü kaybetmiş. Bu bebekler bakım verene karşı çelişkili ya da korkmuş davranışlar gösterir; sanki güvenliğin kaynağı aynı zamanda korkunun da kaynağıdır. Bu örüntü o zamandan beri bakım verenin yaşadığı ve çözümlenmemiş kayıp ya da travmalarla ilişkilendirilir.
Aşkı anlamak için asıl önemli olan, bu etiketlerin arkasındaki stratejilerdir. Kaçıngan bebek, reddeden bir bakım vereni yanında tutabilmek için ihtiyacını küçültür. Kararsız bebek ise tutarsız bir bakım verenin ilgisini kaybetmemek için sıkıntısını büyütür. İkisi de belirli bir ilişkiye uyum sağlamanın yoludur ve ikisi de biçim değiştirerek yetişkin çiftlerde yeniden karşımıza çıkar.
Bir bağlanma süreci olarak romantik aşk
Cindy Hazan ve Phillip Shaver, "Bir bağlanma süreci olarak romantik aşk" (1987) başlıklı çalışmalarında, bir gazetede yayımlanan anket ve bir öğrenci grubu aracılığıyla yetişkinlere şunu sordu: Yakın ilişkilerinizde hissettiklerinizi aşağıdaki üç tanımdan hangisi en iyi anlatıyor?
- Güvenli: Mutluluk, dostluk ve güvenle anılan ilişkiler.
- Kaygılı-kararsız: Takıntılı bir zihinsel meşguliyet, duygusal iniş çıkışlar, kıskançlık ve partnerle tek beden olma isteği.
- Kaçıngan: Yakınlaşma korkusu ve duygusal mesafe.
Ebeveynlerle ilişkilere dair çocukluk anıları, yetişkinlikteki bağlanma biçimiyle ilişkili çıktı. Yine de yazarlar bunun bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu iddia etmekten kaçındı.
Çalışmanın kalıcı katkısı, bebeklikteki bağlanmanın pek çok özelliğinin yetişkin aşkında yeniden ortaya çıktığını göstermesiydi: yakın olma isteği, ayrılıkta duyulan sıkıntı, partnerde teselli aramak ve uzun uzun birbirinin gözlerine bakmak. Romantik aşk, erken örüntülerin yetişkin hayatına nasıl taşındığını belki de en açık biçimde gösteren alandır.
Bağlanma, bakım ve cinsellik
Shaver, Hazan ve Bradshaw (1988), yetişkin romantik aşkında üç sistemin bir araya geldiğini öne sürdü:
- bağlanma: teselli ve yakınlık aramak
- bakım verme: teselli ve koruma sunmak
- cinsellik: partnere duyulan arzu
Bebeklikteki bağ tek yönlüdür. Yetişkin çiftte ise ideal olan, her partnerin ötekine hem sığınılacak kişi hem de bakım veren olmasıdır; üstelik buna arzu da eklenir. Aşktaki pek çok zorluk, bu üç sistem arasındaki dengesizlikten doğar: Partnerlerden birinin hep bakım veren tarafta kalması, cinselliğin daha çok "Beni bırakmayacak, değil mi?" kaygısını yatıştırmak için kullanılması ya da tutkunun hiçbir zaman güvenli bir üsse dönüşmemesi gibi. Bu görüş, Kernberg'in şefkatle erotik arzunun birleşmesine dair düşüncelerine yakındır (bkz. Otto Kernberg).

Dört bağlanma biçiminden iki boyuta
Kim Bartholomew ve Leonard Horowitz (1991), Bowlby'nin kendilik ve başkaları hakkındaki iki çalışan modelinden yola çıkarak dört kategorili bir model geliştirdi.
- Güvenli kişiler hem kendilerine hem başkalarına olumlu bakar.
- Saplantılı kişiler başkalarına olumlu bakar ama kendi değerlerinden şüphe eder; bu yüzden sürekli güvence arar.
- Kayıtsız kişiler yakınlığın önemini küçümseyerek olumlu bir kendilik imgesini korur.
- Korkulu kişiler hem kendilerine hem başkalarına olumsuz bakar; yakınlık isterler ama incineceklerini beklerler. Bu kategori çoğu zaman travmayla ilişkilendirilir.
Sonraki araştırmalar, özellikle Brennan, Clark ve Shaver (1998), yetişkin bağlanmasının ayrı tiplerle değil, iki sürekli ölçekle daha iyi ölçüldüğünü gösterdi: bağlanma kaygısı (terk edilme ya da sevilmeme endişesi) ve bağlanma kaçınması (yakınlıktan ve başkasına muhtaç olmaktan rahatsızlık). Mikulincer ve Shaver (2007) bunlara karşılık gelen stratejilere aşırı etkinleştirme (yakınlık için ısrarlı, acil çabalar) ve devre dışı bırakma (ihtiyacı bastırıp kendi kendine yetmeyi öne çıkarma) adını verdi.
Kaygılı ve kaçıngan partner bir araya geldiğinde
Araştırmalarda iyi bilinen bir örüntü, bağlanma kaygısı yüksek bir partnerle kaçınması yüksek bir partnerin birlikteliğidir. İkisinin stratejileri birbirini tetikler: Biri peşine düşer, öteki sıkıştığını hissedip geri çekilir; bu da terk edilme korkusunu doğrular ve takibi daha da yoğunlaştırır.
Mesajına geç yanıt gelince art arda mesaj atan bir partner düşünün. Öteki taraf baskı altında hissettikçe yanıtı daha da geciktirir. Bağlanma açısından bakıldığında ikisi de aynı korkuyla, bağı kaybetme korkusuyla baş etmeye çalışır; yalnızca tam zıt yollardan. Bowlby'nin diliyle bu öfke bir protestodur. Küçük meseleler yüzünden çıkan kavgalar, çoğu zaman aslında "Sana ulaşabiliyor muyum?" sorusuyla ilgilidir.
Kazanılmış güvenlik: değişmek mümkün
Mary Main ve arkadaşlarının geliştirdiği Yetişkin Bağlanma Görüşmesi, bağlanma araştırmalarını davranıştan zihinsel temsillere, Main, Kaplan ve Cassidy'nin (1985) deyişiyle "temsil düzeyine" taşıdı. Bu görüşme çocuklukta ne yaşandığını değil, kişinin yaşadıklarını ne kadar tutarlı anlatabildiğini değerlendirir.
Zor bir çocukluk anlatan bazı yetişkinler yine de tutarlı ve dengeli bir hikâye ortaya koyar ve güvenli olarak sınıflandırılır. Buna kazanılmış güvenlik denir. Bu bulgu, çalışan modellerin sonraki ilişkilerle, örneğin güvenilir bir partnerle ya da terapi ilişkisiyle değişebileceğini gösterir. Bir sonraki kuşağın güvenli bağlanıp bağlanmayacağını belirleyen de geçmişin kendisinden çok, kişinin o geçmiş üzerine düşünebilmesidir.
Bağlanmayı psikanalizle yeniden buluşturmak
Bağlanma kuramını psikanalizle yeniden buluşturmak için en çok çabayı Peter Fonagy gösterdi. Aileleri yıllar boyunca izleyen bir çalışmada Fonagy, Steele ve Steele (1991), annelerin hamileyken verdikleri Yetişkin Bağlanma Görüşmesi yanıtlarının, bebeklerinin bir yaşındaki Yabancı Durum örüntülerini önceden kestirebildiğini buldu.
Fonagy ve arkadaşlarına göre bu iki kuşağı birbirine bağlayan temel yetenek zihinselleştirme, diğer adıyla yansıtıcı işlevdir (Fonagy ve ark., 2002). Zihinselleştirme, insanın hem kendi davranışını hem de başkalarının davranışını içeride olup bitenler üzerinden, yani duygular, istekler ve niyetler üzerinden anlayabilmesidir.
Fonagy Bağlanma Kuramı ve Psikanaliz (2001) kitabında iki geleneğin nerede buluşup nerede ayrıldığını inceledi. Aşka uygulandığında zihinselleştirme, güvenli ilişkilerin çatışmaları neden atlatabildiğini açıklar: Birbirinin duyguları üzerine düşünebilen partnerler, "Bu bağ bitti" sonucuna varmadan incinmeye dayanabilir. Sessiz kalan bir partner sizi reddediyor olmayabilir; yorgun ya da kaygılı olabilir. Stres altında zihinselleştirme çöktüğünde ise partnerler davranışın anlamına değil, davranışın kendisine tepki verir ve eski çalışan modellerine geri döner.
Eleştiriler ve sınırlılıklar
Bağlanma kuramı çeşitli açılardan eleştirilmiştir:
- Psikanalizden gelen eleştiriler. Eleştirmenlere göre Bowlby bilinçdışı fanteziyi, cinselliği ve iç çatışmayı ihmal etti; bağlanma araştırmaları da arzu, erotizm ya da Freud ile Klein'ın aşkın merkezine koyduğu karışık duygular hakkında pek az şey söyler. Lacan makalesi, aşkı güvenlik yerine eksiklik üzerine kuran bir bakış sunar.
- Tek figür olarak anne. Bowlby'nin ilk dönemde anneyi tek birincil figür olarak öne çıkarması, Michael Rutter'ın Anne Yoksunluğuna Yeniden Bakış (1972) kitabıyla ve feminist eleştirilerle sorgulandı. Sonraki araştırmalar, birden fazla bağlanma figürünün önemine daha çok yer verir.
- Mizaç. Bazı araştırmacılar, mizacın ve genetik etkenlerin bebeklerin Yabancı Durum'daki davranışlarını ilk araştırmaların sandığından daha fazla etkilediğini savunur.
- Kültür. Bağlanma örüntüleri kültürden kültüre farklılık gösterir. Rothbaum ve arkadaşları (2000) gibi bazı yazarlar, "güvenli bağlanma" tanımının Batı'nın bağımsızlığa verdiği değeri yansıtıp yansıtmadığını sorgulamıştır.
- Süreklilik. Uzun soluklu çalışmalar, bebeklikten yetişkinliğe yalnızca orta düzeyde bir süreklilik olduğunu gösteriyor. Romantik bağlanma anketleri de Yetişkin Bağlanma Görüşmesi ile ancak sınırlı ölçüde örtüşüyor. Sabit "bağlanma stilleri" üzerine popüler anlatımlar, kanıtların söylediğinin ötesine geçer.
Bağlanma fikirleri terapide neden önemli?
Bowlby Güvenli Bir Üs (1988) kitabında terapistin rolünü, acı veren çalışan modellerin keşfedilip yeniden düzenlenebileceği güvenilir bir üs sunmak olarak tanımladı. Bağlanma fikirleri, insanların şu gibi örüntüleri fark etmesine yardımcı olur:
- Partner uzaklaştığında onun peşine daha çok düşmek ya da partner daha fazla yakınlık istediğinde içine kapanmak
- Yoğun kıskançlık ya da sürekli güvence ihtiyacı
- İlişkilerde kendi değerinden şüphe etmek ya da kimseye muhtaç olmamak için yakınlıktan tamamen kaçmak
- Bir ayrılığın ardından protesto, umutsuzluk ve kaybedilen partneri arama evrelerinden geçen bir yas
Bunlar karakter kusuru ya da zayıflık olarak değil, bağı kaybetme korkusuyla baş etmenin yolları ya da yasın beklenen evreleri olarak anlaşılabilir. Terapi ilişkisinin kendisi de kazanılmış güvenliğe katkıda bulunabilir.
Bu fikirlerin en bilinen uygulaması Duygu Odaklı Terapi (EFT)'dir. 1980'lerde Leslie Greenberg ve Susan Johnson tarafından geliştirildi; Johnson onu doğrudan bağlanma kuramına dayanan bir çift terapisi olarak genişletti. EFT önce partnerlerin içine düştüğü olumsuz döngüyü, örneğin "biri peşine düşer, öteki kaçar" döngüsünü görünür kılar ve sorunu partnerlerden birinde değil, döngünün kendisinde görür. Ardından öfkenin ya da mesafenin altında yatan bağlanma korkularına ulaşır ve partnerlerin birbirine uzanma, birbirine karşılık verme konusunda yeni deneyimler yaşamasına yardım eder. (Ayrıca bkz. çift terapisi.)
Sonuç
Gerçek ayrılıkların ve kayıpların hafife alındığını düşünen bir psikanalist olan Bowlby, aşkın inceleniş biçimini değiştiren bir geleneğin kurucusu oldu. Bağlanma kuramı romantik aşkı, bebeğin güvenli liman ve güvenli üs arayışının yetişkinlikteki karşılığı olarak görür. Bu arayışı erken dönemde oluşan, ama hâlâ değişebilen beklentiler şekillendirir. Kuram arzudan çok güvenlik ve ulaşılabilirlikle ilgilenir; bu hem gücü hem de sınırıdır. Freud, Klein ve Winnicott ile birlikte okunduğunda, önceki kuramlarda eksik kalan gelişimsel ve araştırmaya dayalı bir zemin sunar. Terk edilme korkusu ya da yakınlaşmakta zorlanmak ilişkilerinizde tekrar tekrar belirleyici oluyorsa, psikodinamik psikoterapi bu örüntüleri anlamanıza ve değiştirmenize yardımcı olabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.
Kaynakça
- Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum.
- Bartholomew, K., & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: A test of a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226–244.
- Bowlby, J. (1944). Forty-four juvenile thieves: Their characters and home-life. International Journal of Psycho-Analysis, 25.
- Bowlby, J. (1951). Maternal care and mental health. World Health Organization.
- Bowlby, J. (1958). The nature of the child's tie to his mother. International Journal of Psycho-Analysis, 39, 350–373.
- Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Hogarth Press.
- Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Vol. 2. Separation: Anxiety and anger. Hogarth Press.
- Bowlby, J. (1979). The making and breaking of affectional bonds. Tavistock.
- Bowlby, J. (1980). Attachment and loss: Vol. 3. Loss: Sadness and depression. Hogarth Press.
- Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
- Brennan, K. A., Clark, C. L., & Shaver, P. R. (1998). Self-report measurement of adult attachment: An integrative overview. In J. A. Simpson & W. S. Rholes (Eds.), Attachment theory and close relationships. Guilford Press.
- Fonagy, P. (2001). Attachment theory and psychoanalysis. Other Press.
- Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L., & Target, M. (2002). Affect regulation, mentalization, and the development of the self. Other Press.
- Fonagy, P., Steele, H., & Steele, M. (1991). Maternal representations of attachment during pregnancy predict the organization of infant-mother attachment at one year of age. Child Development, 62(5), 891–905.
- Greenberg, L. S., & Johnson, S. M. (1988). Emotionally focused therapy for couples. Guilford Press.
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. doi:10.1037/0022-3514.52.3.511
- Holmes, J. (1993). John Bowlby and attachment theory. Routledge.
- Johnson, S. M. (2004). The practice of emotionally focused couple therapy: Creating connection (2nd ed.). Brunner-Routledge.
- Main, M., Kaplan, N., & Cassidy, J. (1985). Security in infancy, childhood, and adulthood: A move to the level of representation. Monographs of the Society for Research in Child Development, 50(1–2), 66–104.
- Main, M., & Solomon, J. (1990). Procedures for identifying infants as disorganized/disoriented during the Ainsworth Strange Situation. In M. T. Greenberg, D. Cicchetti, & E. M. Cummings (Eds.), Attachment in the preschool years: Theory, research, and intervention. University of Chicago Press.
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change. Guilford Press.
- Rothbaum, F., Weisz, J., Pott, M., Miyake, K., & Morelli, G. (2000). Attachment and culture: Security in the United States and Japan. American Psychologist, 55(10), 1093–1104.
- Rutter, M. (1972). Maternal deprivation reassessed. Penguin.
- Shaver, P. R., Hazan, C., & Bradshaw, D. (1988). Love as attachment: The integration of three behavioral systems. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The psychology of love. Yale University Press.