Oceanos Therapy

Fairbairn'e Göre Aşk: Bizi İncitenlere Neden Bağlı Kalırız?

3 Kasım 2026 · 11 dk okuma

Fairbairn'e Göre Aşk: Bizi İncitenlere Neden Bağlı Kalırız?

William Ronald Dodds Fairbairn (1889–1964) pek çok psikanalist kadar tanınmaz. Ama bugün terapistlerin aşk, bağımlılık ve acı veren ilişkiler hakkında düşünme biçimini büyük ölçüde o şekillendirdi. Fairbairn çoğunlukla Edinburgh'da, Londra'daki tartışmalardan uzakta çalıştı. 1940'ların başında yazdığı bir dizi makaleyle Freud'un kuramını temelinden değiştirdi. Freud ruhsal hayatın temeline içgüdüsel dürtüleri koymuştu; Fairbairn ise oraya ilişki ihtiyacını koydu. Ona göre insan aslında haz peşinde değildir, başka insanların peşindedir.

Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Fairbairn'in bağımlılık, insanın kendi sevgisinin zarar vereceği korkusu ve iç dünya modeli hakkındaki fikirlerini ele alıyoruz. Bu fikirlerin yetişkin aşkının kafa karıştıran bir yüzüne de ışık tuttuğunu göreceğiz: bizi inciten ilişkilere duyduğumuz sadakat ve heyecanlandıran ama bir türlü doyurmayan insanlara kapılmamız. "Bana iyi gelmediğini biliyorum ama bırakamıyorum" cümlesi tam da bu konuya dairdir.

Fairbairn ve İngiliz nesne ilişkileri okulu

"Nesne ilişkileri", esas olarak 1930'lardan itibaren İngiltere'de gelişen bir grup kuramın ortak adıdır. Bu kuramlara göre zihnimiz, hayatımızdaki önemli insanlarla kurduğumuz ilişkilerle biçimlenir ve bu ilişkileri içimizde birer iç resim olarak taşırız. Psikanalizde "nesne" bir eşya değildir; kulağa soğuk gelse de anlamı basittir: bir insan ya da o insanın içimizdeki görüntüsü.

Fairbairn genellikle Melanie Klein, Donald Winnicott ve Michael Balint ile birlikte bu geleneğin önde gelen isimleri arasında sayılır. Yine de duruşu farklıydı. Klein, Freud'un yaşam ve ölüm içgüdüleri kuramını korumuş, doğuştan gelen saldırganlığı erken gelişimin merkezine yerleştirmişti. Fairbairn ise bütün meslektaşlarından daha ileri gitti ve dürtü modelini tamamen bıraktı.

Makaleleri 1952'de Psychoanalytic Studies of the Personality adlı kitapta bir araya getirildi. Bu makaleler Klein'ı da doğrudan etkiledi. Klein 1946 tarihli "Bazı şizoid mekanizmalar üzerine notlar" makalesinde Fairbairn'in şizoid durumlar üzerine çalışmasının hakkını verdi ve "paranoid konum" dediği kavramın adını "paranoid-şizoid konum" olarak değiştirdi.

Aradığımız haz değil, insan

Freud'a Göre Aşk makalesinde gördüğümüz gibi, Freud'un kuramında libido boşalmak isteyen bir cinsel enerjidir. Başka insanlar daha çok bu hazza ulaşmanın aracı olarak önem taşır.

Fairbairn bu bakışı tersine çevirdi. "Psikozların ve psikonevrozların yeniden gözden geçirilmiş bir psikopatolojisi" (1941) makalesinde ve sonraki çalışmalarında, "libido öncelikle nesne arar" diye yazdı; yani haz değil, insan arar. Bebek annesine, gerginliğini azalttığı için yönelmez; onunla bir bağa ihtiyacı olduğu için yönelir. Haz, insana giden yolu gösteren bir tabeladır, kendi başına bir hedef değildir. İlişki arayışı her şeyden önce geliyorsa, sevgi cinsel içgüdünün incelmiş bir biçimi değil, insanın en temel güdüsüdür.

Bu açıdan bakınca, hazzı yalnızca haz için kovalamak bir şeylerin ters gittiğine işaret eder. İlişkiler insanı doyurmadığında kişi, bu boşlukla baş edebilmek için yerine koyduğu doyumlara yönelir. Fairbairn bunlara bir tür "emniyet supabı" der. Zorlantılı cinsellik, bağımlılık yapan davranışlar ya da insanın tek başına kendini yatıştırma yolları, bu durumda dizginlenemeyen bir dürtünün değil, başkalarıyla zedelenmiş bir ilişkinin işareti olarak anlaşılabilir.

Çocuksu bağımlılıktan olgun bağımlılığa

Fairbairn, Freud'un oral, anal ve genital evreleri yerine gelişimi başkalarına nasıl bağımlı olduğumuz üzerinden anlattı. Üç evre önerdi:

Bu, aşkı anlamak için önemlidir. Fairbairn birine bağımlı olma isteğini, büyüyünce geride bırakılması gereken bir zayıflık olarak görmedi. Ona göre yetişkin aşkı, birbirine ihtiyaç duyan iki ayrı insan arasındaki sağlıklı bir bağımlılıktır. Ne birinin ötekinde kaybolduğu bir kaynaşmadır ne de "Ben kimseye muhtaç değilim" diyen, ihtiyacı inkâr eden bir kendine yetme hâli. Hayat boyu süren bağımlılığa yapılan bu vurgu, çoğu zaman John Bowlby'nin bağlanma kuramının erken bir habercisi olarak görülür.

Sevgi tehlikeli gelmeye başladığında

Fairbairn'in ilk büyük makalesi "Kişilikteki şizoid etkenler" (1940), mesafeli, kendi kendine yeten ve duygusal olarak içine çekilmiş görünen, ama çoğu zaman yoğun ve gizli bir iç hayatı olan insanlar üzerineydi. "Şizoid" sözcüğü burada geniş, psikanalitik bir anlamda kullanılır; bugünkü şizoid kişilik bozukluğu tanısından daha geniştir.

Fairbairn bu içe çekilmenin kökenini belirli bir erken deneyimde buldu: çocuğun, sevgisinin istenmediğini hissetmesi. Ona göre bir çocuğun en derinden ihtiyaç duyduğu iki şey vardır:

Bakım veren kişi duygusal olarak ulaşılmaz ya da ilgisiz olduğunda çocuk yalnızca sevilmediği sonucuna varmaz. Kendi sevgisinin kötü, fazla ya da zararlı olduğuna da inanabilir. Fairbairn'in temel şizoid ikilem dediği şey buradan doğar: insanın, sevgisinin kendisinin yıkıcı olduğundan korkması.

Klein'ın anlattığı depresif ikilemde tehlike, nefretin sevilen kişiyi yok etmesidir. Şizoid insan içinse tehlike, sevmenin ta kendisindedir.

Yetişkin yakınlığında bu korkuyla biçimlenmiş biri insanları belli bir mesafede tutabilir. Duygularını göstermek yerine onlar hakkında konuşabilir ya da sevgisini çok dikkatli, ölçülü bir biçimde ifade edebilir. Partnerine derinden bağlı olduğu hâlde ilişki her yakınlaştığında sessizleşebilir. Bu geri çekilme sevgisizlik değildir; başkalarını ve kişinin kendisini, tehlikeli hissedilen bir sevgiden korumanın bir yoludur. Guntrip daha sonra bundan doğan gidip gelmeyi anlattı: bir yanda yakınlığa ihtiyaç duymak, öte yanda o yakınlığın içinde yutulmaktan korkmak. Pek çok çiftin tanıdığı "bir yaklaşıp bir uzaklaşma" hâli budur.

İlişkilerden oluşan bir iç dünya

Fairbairn'in en bilinen katkısı, "Nesne ilişkileri açısından endopsişik yapı" (1944) makalesinde ortaya koyduğu zihin modelidir. "Endopsişik" sözcüğü yalnızca "zihnin içinde" demektir. Freud'un id, ego ve süperego modeline bir alternatif olarak önerilen bu model, iç dünyayı bir ilişkiler ağı olarak anlatır.

Başlangıç noktası, ihtiyaç duyduğu ama bazı açılardan onu doyurmayan bir bakım verenle büyüyen bir çocuktur. Çocuk gerçek ilişkiyi kontrol edemez, ondan kopup gidemez de. Bu yüzden bakım verenin doyurmayan yanlarını içine alır; böylece hiç değilse fantazide onlarla baş edebilir. İçe alınan bu "kötü" nesne daha sonra ikiye bölünür:

Bu nesnelerin her biriyle birlikte benliğin (egonun) bir parçası da bölünür:

Sonuçta ortaya kapalı bir iç sistem çıkar. Asıl ilişki çoktan değişmiş olsa bile özlem ve reddedilme bu sistemin içinde oynanmaya devam eder. "İç sabotajcı" ifadesi, benliğin yakınlık isteklerini alaya alan yanını anlatmak için klinik dile yerleşti. İçimizden "Yine mi umutlandın? Sana ne dedim!" diyen o ses buna iyi bir örnektir. Bu konu kendini sabote etme üzerine yapılan tartışmalarla da örtüşür.

Fairbairn'e Göre Aşk: Bizi İncitenlere Neden Bağlı Kalırız?

Ahlaki savunma: başkalarını iyi tutmak için kendini suçlamak

Fairbairn "Kötü nesnelerin bastırılması ve geri dönüşü" (1943) makalesinde, kötü davranılan çocukların neden bu kadar sık kendilerini suçladığını açıklayan bir savunma daha tanımladı.

Çocuk, muhtaç olduğu insanları kötü olarak görmeyi göze alamaz; çünkü bu onu korumasız bırakır. Bu yüzden kötülüğü kendi üstüne alır. Anne baba iyi kalır; değersiz ya da suçlu olan çocuktur.

Fairbairn buna ahlaki savunma adını verdi ve mantığını çok bilinen bir cümleyle özetledi: "Tanrı'nın yönettiği bir dünyada günahkâr olmak, Şeytan'ın yönettiği bir dünyada yaşamaktan iyidir." Suçluluk umudu canlı tutar. Kusur bendeyse, daha iyi olursam eksik kalan sevgiyi belki hâlâ kazanabilirim. Kusur ötekindeyse yapabileceğim hiçbir şey yoktur. Fairbairn'e göre bu alışverişte dışarıda bir güvenlik duygusu, içerideki güvensizlik pahasına satın alınır.

İnsanlar acı veren ilişkilerde neden kalır?

Bu fikirler bir araya geldiğinde, başka türlü anlaşılması zor örüntüleri açıklar:

Fairbairn'e göre bu tür bağlar, içimizdeki nesnelere duyduğumuz sadakatin biçimleridir. Libidinal ego, heyecan veren nesneye benzeyen partnerler arar. Onların bir var bir yok olan sıcaklığı, özlenen yakınlığın her an gelebileceğine dair o eski umudu yeniden canlandırır. Buna karşılık her zaman ulaşılabilir olan, güvenilir bir partner sönük gelebilir, çünkü bu iç sistemi harekete geçirmez. "Çok iyi biri ama bir şey hissetmiyorum" cümlesinin arkasında bazen bu yatar.

Heyecan veren partner uzaklaştığında antilibidinal ego devreye girer ve kişiye, en başta umut ettiği için saldırır. Ardından ahlaki savunma, kusurun partnerde değil kişinin kendisinde aranmasını sağlar. Bir hayal kırıklığının daha ardından kişi şöyle düşünebilir: "Daha ilginç biri olsaydım, gitmezdi."

Bütün bunların altındaki ilke şudur: Muhtaç bir çocuk için kötü bir nesne, hiç nesne olmamasından iyidir. Acı veren bir ilişkiden ayrılmanın özgürlük gibi değil de terk edilmek gibi gelmesinin nedeni budur.

David Celani The Illusion of Love (1994) adlı kitabında bu çerçeveyi, aile içi şiddet mağdurlarının neden çoğu zaman şiddet uygulayan partnerlerine geri döndüğü sorusuna uyguladı. Çift çalışmalarında ise Henry Dicks'in Tavistock Kliniği'nde geliştirdiği Marital Tensions (1967), partnerlerin bilinçdışı olarak birbirlerine kendi iç nesnelerinin rollerini nasıl biçtiklerini anlatmak için Fairbairn'den yararlandı.

Fairbairn'in fikirleri terapide neden önemli?

Bir insanın zorlukları içindeki kötü nesnelere bağlılığından kaynaklanıyorsa, terapinin bu bağları gevşetmeye yardım etmesi gerekir.

Fairbairn 1943 tarihli makalesinde terapinin amacını, kötü nesnelerin bilinçdışından serbest bırakılması olarak tanımladı. Danışanların buna direndiğini de belirtti, çünkü bu serbest bırakma onları bir zamanlar muhtaç oldukları insanların kötülüğüyle yüz yüze getirir. Bu bakışa göre direnç dediğimiz şeyin büyük bölümü aslında sadakattir: insanın duygusal hayatını düzene sokmuş iç ilişkilerden vazgeçmeye gönlünün razı olmaması.

Fairbairn ayrıca bu serbest bırakmanın ancak terapist yeterince iyi bir nesne olarak yaşandığında mümkün olduğu sonucuna vardı. Güvenilir yeni bir ilişki olmadan eskilerinden vazgeçmek, dayanılmaz bir boşluk demek olurdu. "Psikanalitik tedavinin doğası ve amaçları üzerine" (1958) makalesinde, danışan ile analist arasındaki gerçek ilişkinin yalnızca yorumların yapıldığı bir ortam olmadığını, iyileşmede belirleyici bir etken olduğunu savundu. Bu görüş, sonradan pek çok psikoterapi ekolünde öne çıkacak olan terapötik ilişki vurgusunun habercisidir.

Fairbairn'in fikirleri şu gibi örüntüleri anlamlandırmaya yardım edebilir:

Terapideki çalışma bu örüntüleri tanımayı, kendini suçlamayı sorgulamayı ve birine ihtiyaç duymanın güvenli hissettirdiği olgun bir bağımlılık geliştirmeyi içerir.

Eleştiriler ve etkisi

Fairbairn'in kuramı birkaç noktada eleştirildi:

Yine de etkisi kalıcı oldu:

Sonuç

Fairbairn'in temel iddiası şudur: İnsan özünde ilişkiye yönelmiş bir varlıktır ve iç dünyası, hayatında karşısına çıkan ilişkilerden kurulur. Sevgi kılık değiştirmiş bir içgüdü değil, benliğin asıl amacıdır. Zorluklar, erken ilişkiler insanı heyecanlandırıp doyurmayan ya da hâlâ ihtiyaç duyulurken onu reddeden figürlere bağlı bıraktığında başlar. Heyecan veren ve reddeden nesneler, iç sabotajcı ve ahlaki savunma fikirleri, insanların onları inciten şeylere neden tekrar tekrar döndüğünü anlamamıza bugün de yardım ediyor. Ulaşılmaz ya da size acı veren insanlara bağlanmak hayatınızda tekrar eden bir örüntüye dönüştüyse, psikodinamik psikoterapi bu iç sadakatleri anlamak ve yavaş yavaş gevşetmek için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.

Kaynakça

Başlamaya hazır mısınız? Online terapi sürecinize bugün başlayabilirsiniz.

İlk seansınızı planlayın