
Freud aşk üzerine ayrı bir kitap yazmadı. Ama cinsellikten yasa, rüyalardan terapi odasına kadar neredeyse her konuda aşka dair bir şey söyledi. Onu en çok meşgul eden sorular aslında hepimizin bir noktada kendine sorduğu sorulardı: Neden bazı insanlara karşı koyamayız? Neden ilişkilerimizde benzer hikâyeler tekrar tekrar yaşanır? Aşk neden bu kadar mutlu edip bu kadar da acıtabilir?
Freud'un bu sorulara verdiği yanıtlar sonraki bütün psikanalistlerin çıkış noktası oldu. Kimisi onun izinden gitti, kimisi ona itiraz etti; ama hiçbiri onu yok sayamadı. Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Freud'un aşkla ilgili temel fikirlerini, gündelik ilişkilerdeki karşılıklarını ve bu fikirlere yöneltilen eleştirileri sade bir dille ele alıyoruz.
Libido: aşkı besleyen enerji
Freud'un aşk anlayışının temelinde libido kavramı yatar. Libido, kabaca cinsel dürtünün enerjisidir. Ancak Freud "cinsellik" sözcüğünü bugünkünden çok daha geniş bir anlamda kullanır. Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) adlı çalışmasında cinselliğin ergenlikte değil, bebeklikte başladığını söyler: Bebeğin emzirilirken, kucağa alınırken, sevilip okşanırken yaşadığı haz da bu enerjinin ilk biçimleridir.
Bu açıdan bakıldığında aşk, bu enerjinin bir insana yönelmesidir. Freud'a göre sevgilimize, anne babamıza, çocuğumuza, arkadaşlarımıza, hatta bağlandığımız bir davaya duyduğumuz sevgi aynı kaynaktan beslenir. Aradaki fark, cinsel yanın ne kadar açık ya da ne kadar yumuşamış olduğudur. Şefkat, cinselliğin karşıtı değil, yumuşamış bir hâlidir.
Freud sevgiyi bir tür duygusal yatırım olarak da düşünür. Birine yatırım yaparız; gerektiğinde bu yatırımı geri çeker, başka birine yöneltir ya da kendimize döneriz. Bir ayrılığın ardından kendimizi bomboş hissetmemiz, bir süre içimize kapanmamız ya da hemen yeni birine tutunmamız bu yüzdendir. Freud'un temel kavramlarına daha geniş bir giriş için Freudyen terimler ve kavramlar makalesine göz atabilirsiniz.
Âşık olmak, aslında "yeniden bulmak"tır
Freud'un aşk üzerine en çok alıntılanan cümlesi belki de şudur: "Bir nesneyi bulmak, aslında onu yeniden bulmaktır" (1905). Psikanalizde "nesne" kulağa soğuk gelse de anlamı basittir: sevdiğimiz kişi.
Freud'un anlatmak istediği şu: Sevgiyle ilk tanışmamız bize bakan insanlar sayesinde olur; çoğu zaman anne, bazen de bir başka bakım veren. Bu ilk deneyimler içimizde bir tür duygusal kalıp bırakır. Yetişkin olduğumuzda sıfırdan âşık olmayız. Farkında olmadan bize tanıdık gelen bir duyguyu ararız: bildiğimiz türden bir ilgiyi, bir sıcaklığı, hatta bildiğimiz türden bir hayal kırıklığını.
Bu, herkesin annesinin ya da babasının kopyasını aradığı anlamına gelmez. Yeniden bulunan şey bir kişi değil, bir duygusal örüntüdür. Örneğin sevgi dolu ama hep işte, hep yorgun, hep biraz uzak bir ebeveynle büyüyen biri, yetişkinlikte sıcak ama bir türlü tam ulaşılamayan insanlara kapılabilir. "Neden hep aynı tip insana âşık oluyorum?" sorusunun Freud'daki karşılığı budur: Yeni kişi gerçekten yenidir, ama yaşattığı his tanıdıktır.
Oidipus kompleksi: ilk aşk üçgeni
Freud'a göre yetişkin aşklarımızın tekrar ettiği bu örüntünün en önemli kaynağı Oidipus kompleksidir. Freud bu kavramı ilk kez Rüyaların Yorumu'nda (1900) ortaya atar. Kabaca üç ile beş yaş arasında çocuk, ebeveynlerinden birine yoğun bir sevgi, diğerine ise bir tür rekabet duyar. Freud sonradan bu duyguların çoğu zaman iki yönlü olduğunu, yani çocuğun her iki ebeveyne de hem sevgi hem rekabet hissedebildiğini ekler.
Oidipus Kompleksinin Çözülmesi (1924) başlıklı makalesinde Freud, çocuğun bu arzulardan zamanla vazgeçtiğini ve ebeveynlerinin değerlerini içselleştirerek kendi vicdanını, yani süperegosunu oluşturduğunu anlatır. Ama bu süreç hiçbir zaman tam olarak kapanmaz. O ilk üçgenin izleri yetişkin ilişkilerinde şöyle görünebilir:
- Ulaşılamayan, evli ya da başka biriyle ilişkisi olan kişilere duyulan çekim
- Gerçek ya da hayalî rakiplere karşı yoğun kıskançlık
- Aşkın içinde hep bir "üçüncü kişi" varmış gibi hissetmek
- Cinsel yakınlığın ardından gelen açıklanamayan bir suçluluk
Freud 1910'da yazdığı bir makalede, yalnızca başka bir erkeğe "ait" olan kadınlara âşık olabilen ve onları "kurtarmayı" hayal eden erkekleri anlatır. Bu örüntüyü erkek çocuğun annesine duyduğu ilk sevgiye ve babasıyla yaşadığı rekabete bağlar.
Sevgiliyi nasıl seçeriz? İki yol
Narsisizm Üzerine (1914) adlı makalesinde Freud, insanların sevecekleri kişiyi iki ana yoldan seçtiğini söyler.
Birincisi dayanma tipi seçimdir (Freud'un kullandığı Almanca sözcük "yaslanmak" anlamına gelir). Burada kişi, çocukken kendisine bakan insanlara benzeyen birine yönelir. Freud'un deyişiyle "besleyen kadın" ya da "koruyan erkek". Bu tür sevginin içinde güçlü bir "biri bana baksın, beni korusun" isteği vardır.
İkincisi narsisistik tip seçimdir. Burada kişi kendini andıran birini sever: şu anki hâlini, bir zamanki hâlini, olmak istediği kişiyi ya da bir zamanlar kendisinin bir parçası olan birini (bir ebeveynin çocuğunu sevmesi gibi). Freud iki yolun da herkese açık olduğunu, gerçek ilişkilerin çoğunda ikisinin iç içe geçtiğini vurgular.
Aynı makalede bugün de etkileyici bulunan bir cümle vardır: "Hasta olmamak için sevmeye başlamalıyız" (1914). Freud, sevemeyen insanın, örneğin hayal kırıklığından dolayı kendini herkesten çeken birinin, ruhsal olarak hastalanmaya daha açık olduğunu düşünür. Ayrıca âşık olduğumuzda kendimize olan saygımızın biraz azaldığını, çünkü bütün ilgimizin karşımızdakine aktığını; sevildiğimizi hissettiğimizde ise bu saygının yerine geldiğini gözlemler.
Bu makalenin bazı bölümleri bugün haklı olarak eleştirilmektedir. Freud'un kadın ve erkeğin aşkı arasındaki farklara dair genellemeleri ve narsisistik sevgiyi eşcinsellikle ilişkilendirmesi kendi döneminin önyargılarını yansıtır; günümüz psikanalizi bu görüşleri kabul etmez.
Âşık olmak ve idealleştirme
Kitle Psikolojisi ve Ego Analizi (1921) adlı çalışmasında Freud, âşık olmayı ipnozla karşılaştırır. Derinden âşık olduğumuzda karşımızdaki kişi kusursuz görünür, eleştiriye kapalı hâle gelir. Âşık olan ise alçakgönüllüleşir, memnun etmeye çalışır, fedakârlık yapmaya hazırdır.
Freud bunu şöyle açıklar: Sevilen kişi, kişinin kendi "ego ideali"nin yerine konmuştur. Daha sade söylersek, bir zamanlar kendimiz için hayal ettiğimiz mükemmelliği karşımızdakine yükleriz. Olamadığımız ideal, sevgilimizde vücut bulur.
Âşık olmanın başlarda neden bu kadar baş döndürücü olduğu da, neden bu kadar kırılgan olduğu da buradan anlaşılır. Gerçek kişi idealle örtüşmemeye başladığında hayranlık hızla hayal kırıklığına, hatta küçümsemeye dönüşebilir. "İlk aylarda her şey çok güzeldi, sonra bir anda gözümden düştü" cümlesi bu dönüşümün gündelik ifadesidir. Daha sonra Melanie Klein bu iniş çıkışları bölme (splitting) kavramıyla açıklamış (bkz. Melanie Klein'a Göre Aşk), Otto Kernberg ise idealleştirmeyi tamamen kaybetmeden karşısındakini gerçekçi görebilmeyi olgun aşkın işareti saymıştır (bkz. Kernberg'e Göre Aşk).

Şefkat ve arzu aynı kişide buluşmayınca
1912 tarihli bir makalesinde Freud, aşkın iki "akımından" söz eder. Şefkat akımı erken çocuklukta başlar ve bize bakan insanlara yönelir. Cinsel akım ise ergenlikle birlikte güçlü biçimde uyanır. İdeal olan, bu iki akımın zamanla aynı kişide birleşmesidir.
Birleşmediklerinde kişi bir partnere şefkat ve saygı duyar, ama cinsel arzuyu başka birine hisseder. Freud bunu en çok alıntılanan cümlelerinden biriyle özetler: "Sevdikleri yerde arzu duymazlar, arzu duydukları yerde sevemezler" (1912).
Freud bu ayrışmanın bir ölçüde çok yaygın olduğunu düşünür. Bu makale, bugün de pek çok çiftin terapiye getirdiği bir soruna erken ve net bir tanım getirir: Yakınlaştıkça, güven ve alışkanlık arttıkça arzu nasıl canlı tutulur? "Onu çok seviyorum ama aramızda eskisi gibi bir çekim yok" diyen çiftlerin yaşadığı tam da budur.
Aktarım aşkı: terapi odasında aşk
Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler (1915) adlı makalesinde Freud, danışanların analistlerine âşık olması durumunu ele alır. Bunu nadir ya da tuhaf bir şey olarak değil, beklenen ve sık görülen bir durum olarak görür.
Freud'un tutumu son derece dengelidir. Bu duyguları "gerçek değil" diye küçümsemez; ona göre zaten her âşık oluş bir ölçüde geçmişteki bağların tekrarıdır. Öte yandan analist bu duygulara asla karşılık vermemeli, ama onları reddetmemeli ya da alaya da almamalıdır. Yapılacak şey, bu duyguları birlikte anlamak ve kökenlerini geçmiş ilişkilerde aramaktır.
Bu makale, terapi ilişkisinin etik çerçevesinin ve aktarımın bir terapi aracı olarak kullanılmasının temellerini atmıştır. Terapi dışındaki aşk için de önemli bir şey söyler: Gündelik hayattaki duygularımız da geçmişten gelen kalıplarla şekillenir.
Aşk, kayıp ve yas
Freud aşkın kayıpla ne kadar iç içe olduğunu da gösterir. Yas ve Melankoli (1917) adlı makalesinde olağan yası, bugün depresyon dediğimiz duruma yakın olan melankoliyle karşılaştırır.
Yasta kişi, kaybettiği insana yaptığı duygusal yatırımı yavaş yavaş ve acı çekerek geri çeker. Melankolide ise kayıp kısmen bilinçdışıdır; kaybedilen kişiye duyulan karışık duygular, özellikle de öfke, kişinin kendisine yönelir. Freud bunu şu imgeyle anlatır: "Nesnenin gölgesi egonun üzerine düştü" (1917). Farkı da kısaca şöyle koyar: Yasta dünya yoksullaşır ve boşalır; melankolide ise boşalan, insanın kendisidir.
Bu fikir, karışık duyguların hem sevmeyi hem de bırakabilmeyi neden zorlaştırdığını anlamamıza yardım eder (bkz. yasın temel kavramları). Freud Uygarlığın Huzursuzluğu'nda (1930) aşkın getirdiği kırılganlığı şöyle özetler: "Sevdiğimiz zamanki kadar acıya karşı hiçbir zaman savunmasız değilizdir."
Eleştiriler ve sonraki gelişmeler
Freud'un aşk kuramı pek çok açıdan sorgulanmıştır:
- Haz değil, ilişki. Ronald Fairbairn, insanın en derinde aradığı şeyin haz değil, ilişkinin kendisi olduğunu savundu (bkz. Fairbairn'e Göre Aşk).
- Bağlanma. John Bowlby, bebeğin bakım verene bağlanmasının beslenmenin bir yan ürünü değil, başlı başına temel bir ihtiyaç olduğunu gösterdi (bkz. Bowlby ve Bağlanma).
- Toplumsal cinsiyet. 1920'lerde Karen Horney'den başlayarak feminist yazarlar, Freud'u erkek deneyimini norm kabul etmekle eleştirdi. Juliet Mitchell ise Psychoanalysis and Feminism (1974) adlı kitabında Freud'un fikirlerinin, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl öğrenildiğini anlamak için hâlâ işe yarayabileceğini savundu.
- Eksiklik ve benlik imgesi. Jacques Lacan, Freud'un metinlerine geri dönerek aşkta eksikliğin ve kendi imgemizin rolünü öne çıkardı (bkz. Lacan'a Göre Aşk).
Eleştirmenler ayrıca Oidipus kompleksinin heteroseksüel bir çerçeveye dayandığına, Freud'un iddialarının çoğunun bilimsel olarak sınanmasının zor olduğuna ve fikirlerinin küçük, kültürel açıdan sınırlı bir hasta grubundan doğduğuna dikkat çekti. Yine de erken ilişkiler, idealleştirme, karışık duygular ve tekrar üzerine gözlemleri, çoğu zaman güncellenmiş hâlleriyle, bugün de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Freud'un fikirleri terapide neden önemli?
Freud'un fikirleri, insanların aşk hayatlarında "şanssızlık" ya da "kişisel başarısızlık" gibi görünen örüntüleri anlamlandırmalarına yardımcı olabilir. Örneğin:
- Hep mesafeli, eleştirel ya da "kurtarılması gereken" partnerleri seçmek; tanıdık bir duygusal durumu "yeniden bulmanın" bir yolu olabilir
- İlişkinin başında duyulan yoğun hayranlığın zamanla hayal kırıklığına dönüşmesi
- Aynı kişiye hem şefkat hem arzu duymakta zorlanmak
- Kendi değerini partnerin onayına bağlamak
- Bir ilişki bittikten sonra uzun süre bırakamamak
Freud'un daha geniş klinik kuramıyla ilgili bilgileri nevroz ve histeriye Freudyen bakış makalesinde bulabilirsiniz. Her durumda terapinin amacı kimseye nasıl sevmesi gerektiğini söylemek değildir. Amaç, bilinçdışı örüntüleri görünür kılmak ve böylece onları körü körüne tekrarlamak yerine anlayıp değiştirebilmektir.
Sonuç
Freud aşka tek bir tanım vermedi; onun yerine bize bugün de geçerliliğini koruyan sorular bıraktı: Neden belirli insanları severiz? Aşk neden geçmişi tekrarlar? Neden idealleştiririz? Şefkat ve arzu neden birbirinden uzaklaşabilir? Kayıp neden bu kadar acıtır? Sonraki psikanalistler onun yanıtlarının çoğunu değiştirdi, ama hepsi onun çizdiği haritanın içinde çalışmayı sürdürdü. Aşk ve yakınlıkla ilgili zorluklar tekrar tekrar karşınıza çıkıyorsa, psikodinamik psikoterapi bunların nereden geldiğini birlikte keşfetmek için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. Hogarth Press.
- Fairbairn, W. R. D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality. Tavistock.
- Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams. Standard Edition, 4–5.
- Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality. Standard Edition, 7.
- Freud, S. (1910). A Special Type of Choice of Object Made by Men (Contributions to the Psychology of Love I). Standard Edition, 11.
- Freud, S. (1912). On the Universal Tendency to Debasement in the Sphere of Love (Contributions to the Psychology of Love II). Standard Edition, 11.
- Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. Standard Edition, 14.
- Freud, S. (1915). Observations on Transference-Love. Standard Edition, 12.
- Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia. Standard Edition, 14.
- Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego. Standard Edition, 18.
- Freud, S. (1924). The Dissolution of the Oedipus Complex. Standard Edition, 19.
- Freud, S. (1930). Civilization and Its Discontents. Standard Edition, 21.
- Laplanche, J., & Pontalis, J.-B. (1973). The Language of Psycho-Analysis. Hogarth Press.
- Mitchell, J. (1974). Psychoanalysis and Feminism. Allen Lane.