
Erich Fromm'un Sevme Sanatı (1956), bir psikanalistin aşk üzerine yazdığı kitaplar içinde muhtemelen en çok okunanıdır. Kitabın ilk sorusu tonunu da belirler: "Sevmek bir sanat mıdır? Öyleyse bilgi ve emek ister." Çoğumuz aşkı, şansımız yaver giderse içine düştüğümüz bir duygu olarak düşünürüz. Fromm ise tersini savundu: Sevmek kişiliğin bir yetisidir ve her zor sanat gibi öğrenilip pratik edilmesi gerekir.
Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Fromm'un temel fikirlerini, piyasa toplumunda aşka bakışı da dahil, sade bir dille anlatıyor; ona yöneltilen başlıca eleştirilere ve fikirlerinin terapideki karşılığına bakıyoruz.
Erich Fromm kimdir?
Erich Fromm (1900–1980) Frankfurt'ta, Ortodoks Yahudi bir ailede doğdu. 1922'de Heidelberg'de sosyoloji doktorasını tamamladı, ardından Berlin'de psikanalist olarak yetişti. 1930'dan itibaren, sonradan Frankfurt Okulu adıyla tanınacak olan Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nde çalıştı ve toplumsal, ekonomik koşulların insanların karakterini nasıl biçimlendirdiğini inceledi. Naziler iktidara gelince Amerika'ya göç etti; sonraki yıllarda uzun süre Meksika'da yaşadı (Funk, 1982; Friedman, 2013).
Fromm psikanalizle toplum kuramını buluşturdu. Freud'un bilinçdışı güdüler keşfini benimsedi; ama insan davranışını büyük ölçüde cinsel enerjinin dönüşümüyle açıklayan Freud'un libido kuramına giderek daha fazla karşı çıktı.
Fromm'a göre insan hayatının asıl meselesi dürtülerimizi nasıl yöneteceğimiz değil, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl ilişki kurduğumuzdu. Karakterimiz bu ilişki kurma biçimlerinden oluşur; bu biçimleri de büyük ölçüde içinde yaşadığımız toplum şekillendirir.
Bu görüş onu Karen Horney ve Harry Stack Sullivan'ın temsil ettiği yeni-Freudcu ya da "kültürcü" ekole yaklaştırdı. 1930'ların sonunda Frankfurt Enstitüsü'nden ayrılmasının nedenlerinden biri de buydu. Fromm yaklaşımına "hümanist" diyordu: İnsanların akıl, üretkenlik ve sevgi potansiyellerini hangi koşullarda geliştirebileceğiyle ilgilenen bir yaklaşım. Özgürlükten Kaçış (1941), Kendini Savunan İnsan (1947) ve Sağlıklı Toplum (1955), Sevme Sanatı'nın zeminini hazırladı.
Aşkın yanıt verdiği sorun: Ayrı olmak
Fromm insan varoluşunun temel bir gerçeğiyle başlar: Ayrı bir birey olduğumuzun farkındayız. Hayatın kısa olduğunu, kendi seçimimiz olmadan doğduğumuzu ve öleceğimizi, bir anlamda yalnız olduğumuzu biliriz. Fromm'a göre bütün kaygıların kaynağı bu farkındalıktır; en derin ihtiyacımız da bu ayrılığı aşmaktır.
Fromm insanların bunun için denediği yolları tek tek ele alır:
- İnsanı bütünüyle içine çeken yoğun deneyimler: ritüellerdeki kendinden geçme hâlinden alkole ve uyuşturucuya kadar. Bunlar kısa süreliğine bir kaynaşma duygusu verir, ama ardından kişiyi daha da yalnız bırakır.
- Uyum, yani kalabalığa ayak uydurmak. Bireyselliği feda etmek pahasına bir yere ait olma duygusu verir. Fromm bunu modern toplumların başlıca çözümü olarak görüyordu.
- Yaratıcı iş: Çalışan kişiyi uğraştığı malzemeyle birleştirir, ama bir insanla değil.
Tam bir yanıt sunan tek şey aşktır, yani başka bir insanla gerçek bir birlik. Bu yönüyle Fromm varoluşçu psikoterapiye yakındır; yalnızlaşmanın insana ne kadar zarar verebileceğine dair bugünkü bilgimizle de örtüşür.
Bağımlı aşk ve olgun aşk
Her yakınlık aşk değildir. Fromm simbiyotik birlik ile olgun aşk arasında ayrım yapar. Simbiyotik, iki canlının birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe yaşaması demektir.
Simbiyotik birlikte iki kişi birbirine öyle bağımlıdır ki en az birinin kendine ait bireyselliği erir gider. Bunun iki biçimi vardır:
- Boyun eğmek. Kişi, kendisini yönlendiren ve koruyan birinin parçası olarak ayrılık duygusundan kaçar. Fromm bunu klinik bir dille mazoşizm olarak tanımlar.
- Hükmetmek. Kişi, karşısındakini kendinin bir uzantısı gibi görerek ayrılık duygusundan kaçar. Fromm bunu da sadizm olarak tanımlar.
Hükmeden taraf, boyun eğene en az onun kendisine bağımlı olduğu kadar bağımlıdır. Tanıdık bir örnek: Bir partnerin bütün kararları verdiği, diğerinin de "Beni bırakır" korkusuyla buna razı olduğu çiftler. İkisi de gerçekten özgür değildir.
Olgun aşk ise iki insanın da bütünlüğünü ve bireyselliğini koruduğu bir birliktir. Fromm bu paradoksu basitçe şöyle anlatır: Aşkta iki kişi bir olur, ama yine de iki kalır. Farkı özetleyen bir cümlesi de vardır: "Olgunlaşmamış aşk, 'Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var' der. Olgun aşk ise 'Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum' der."
Fromm'un hükmetme ve boyun eğme üzerine söyledikleri, Jessica Benjamin'in karşılıklı tanınma üzerine sonraki çalışmalarının ve olgun aşkı iki bütün ve ayrı insan arasındaki bir ilişki olarak gören Otto Kernberg'in habercisi gibidir.
Aşk, yaptığımız bir şeydir
Kitabın ana fikri şudur: Aşk, başımıza gelen bir duygu değil, bir etkinliktir. Fromm'un deyişiyle aşk "bir 'içine düşmek' değil, 'içinde durmak'tır."
Âşık olmak, yani iki yabancı arasındaki duvarların birden yıkılması gerçek bir deneyimdir, ama kısa sürer. Bu deneyim aşkın kendisi sanılırsa, heyecanın sönmesi de aşkın bitmesi sanılır. Fromm ayrıca çok yoğun bir tutkunun, iki kişi arasındaki bağdan çok kişinin önceki yalnızlığını anlatıyor olabileceği konusunda uyarır.
Fromm "etkinlik" derken koşuşturmayı kastetmez; koşuşturma kaygıdan da doğabilir. Kastettiği, insanın kendi güçlerini üretken biçimde kullanmasıdır ve bu her şeyden önce vermekte ifade bulur. Fromm'un "alıcı" ya da "pazarlamacı" dediği karakter için vermek bir kayıptır; ancak karşılığında bir şey alınacaksa yapılır. Üretken karakter içinse vermek, gücün ve canlılığın ifadesidir. Aşkta verdiğimiz şey çoğunlukla eşya değil, kendi hayatımızdan bir parçadır: ilgimiz, anlayışımız, mizahımız, hatta hüznümüz.
Sevginin dört temel öğesi
Fromm, sevginin bütün biçimlerinde dört temel öğe bulunduğunu söyler:
- Özen. Sevgi, "sevdiğimiz şeyin yaşamı ve gelişimi için duyduğumuz etkin ilgidir."
- Sorumluluk. Dışarıdan dayatılan bir görev değil, karşımızdakinin söylediği ve söylemediği ihtiyaçlarına karşılık vermeye hazır olmak.
- Saygı. Saygı olmazsa sorumluluk tahakküme dönüşür. İngilizcedeki respect sözcüğü Latince respicere ("bakmak") fiilinden gelir. Saygı, bir insanı olduğu gibi görmek ve onun kendi yolunda büyümesini istemektir.
- Bilgi. Saygı, karşımızdakini yüzeyin ötesinde tanımayı gerektirir. Bu ancak kendi derdimizden başımızı kaldırabildiğimizde mümkündür ve hiçbir zaman tamamlanmaz.
Bu dört öğe birbirine bağlıdır. Saygısız özen kontrole, özensiz bilgi soğuk bir merake dönüşür. Karşısındakinin iyiliği için neyin en doğru olduğuna hep kendisi karar veren bir partner çok özen gösteriyor olabilir, ama saygısı azdır.
Sevginin farklı türleri
Fromm'a göre sevgi, her şeyden önce belirli bir kişiyle kurulan bir ilişki değil, insanın dünyanın bütünüyle ilişkisini belirleyen bir karakter tutumudur. Yalnızca tek bir kişiyi sevip geri kalan herkese kayıtsız kalan biri, Fromm'un deyişiyle, simbiyotik bir bağlılık ya da büyütülmüş bir bencillik yaşamaktadır.
Fromm sevginin birkaç türünü anlatır:
- Kardeş sevgisi, en temel türdür ve bütün insanlara duyulan sevgidir. Kimseyi dışarıda bırakmaz; hepimizde ortak olan insanlığa dayanır.
- Anne sevgisi, çocuğun hayatını ve ihtiyaçlarını koşulsuz kabul etmektir. Asıl sınavı, seven annenin çocuğunun bağımsızlaşmasını ve kendisinden ayrılmasını istemesi gerektiğinde verilir.
- Erotik aşk, tek bir insanla tam bir birlik özlemidir. Seçicidir ve en aldatıcı türdür; âşık olmakla kolayca karıştırılır. Fromm'a göre erotik aşk aynı zamanda bir irade ve bağlılık eylemi de olmalıdır.
- Kendini sevmek: aşağıda ayrıca ele alıyoruz.
- Tanrı sevgisi: Ayrılığı aşma ihtiyacının dindeki karşılığıdır. Fromm bunu psikolojik açıdan ele alır ve bir kültürün karakteriyle ilişkilendirir.
Fromm ayrıca koşulsuz "anne" sevgisini, koşullu ve hak edilen "baba" sevgisiyle karşılaştırır ve olgun bir insanın ikisini birden içinde taşıdığını söyler.
Kendini sevmek bencillik değildir
Uzun bir gelenek kendini sevmeyi günah saydı. Freud'un narsisizm kuramı da sevgi kişinin kendisine ne kadar yönelirse başkalarına o kadar az kalacağını düşündürüyordu (bkz. Freud'a Göre Aşk).
Fromm bu "hidrolik" mantığı reddeder. Bu mantığa göre sevgi, aynı anda yalnızca tek bir yöne akabilen, miktarı sabit bir sıvı gibidir. Fromm'un itirazı şuydu: Komşumuzu bir insan olarak sevmek erdemse, kendimizi sevmek kusur olamaz; çünkü biz de insanız. Başkalarını sevmek ile kendini sevmek birbirinin alternatifi değildir; birlikte gelir.
Fromm kendini sevmekle bencillik arasına da net bir çizgi çeker. Bencil insan yalnızca kendisiyle ilgilenir ve başkalarına sadece işine yarayıp yaramadıklarına göre bakar. Ama Fromm'a göre bencil insan kendini çok değil, az sever: Bencillik, kişinin kendine gerçekten özen gösterememesini telafi eder. Aynı şekilde göze batacak kadar fedakâr olmak da altta yatan bir düşmanlığı ve hayattan keyif alamamayı gizleyebilir. "Ben hep başkalarını düşünürüm, kendimi hiç düşünmem" cümlesi her zaman göründüğü kadar masum değildir.

Piyasa toplumunda aşk
Fromm, Kendini Savunan İnsan'da (1947) geliştirdiği pazarlama yönelimi fikrinden yola çıkar. Ona göre modern kapitalist toplumda insanlar kendilerini birer ürün gibi yaşamaya başlar; değerleri ne kadar "satılabilir" olduklarına bağlıdır. Aşk da bir alışveriş gibi düzenlenir. Fromm'a göre iki kişi, her biri kendi değerinin sınırları içinde piyasada bulabileceği en iyi partneri bulduğunu hissettiğinde birbirine âşık olur. İdeal çift de sorunsuz işleyen bir ekip hâline gelir.
Fromm bu duruma özgü birkaç "sahte aşk" biçimi tanımlar:
- Putlaştıran aşk: Partner bütün değerlerin kaynağı olarak yüceltilir, ona adeta tapılır.
- Duygusal (sentimental) aşk: Daha çok hayalde, filmlerde ya da anılarda yaşanır.
- Yansıtmalı aşk: Kişi kendi sorunlarını partnerine ya da çocuklarına yükler.
- İki kişilik bencillik: Çift, dünyaya karşı kapalı bir ittifak kurar.
Fromm bunları, aşkın gerektirdiği üretken tutumu körelten bir kültürün belirtileri olarak görüyordu. Bugün pek çok yorumcu bu çözümlemeyi tanışma uygulamalarına ve dijital flörte uyguluyor; ancak bu Fromm'un kendi iddiası değil, düşüncesinin bir uzantısıdır.
Sevmek nasıl pratik edilir?
Fromm kitabının bir reçete sunmadığını özellikle vurgular. Sevmeyi pratik etmek, her sanatın genel koşullarını gerektirir:
- Disiplin. Dışarıdan dayatılan bir kural değil, insanın kendi iradesinin hayatının her alanına yansıması.
- Yoğunlaşma. O anda bütünüyle orada olabilmek. Bu da insanın kendisiyle yalnız kalabilmesine bağlıdır; bu fikir Winnicott'un "yalnız kalabilme kapasitesi" kavramını hatırlatır.
- Sabır. Sonuç aceleye getirilemez.
- En yüksek önemi vermek. Bu sanat, onu icra eden kişi için gerçekten çok önemli olmalıdır.
Sevmek ayrıca narsisizmi, yani insanın kendi içine gömülmesini aşmayı; nesnelliği, yani başkalarını dileklerimizin ve korkularımızın gösterdiği gibi değil, oldukları gibi görmeyi; kendimize ve karşımızdakine akla dayanan bir inancı ve hayal kırıklığını göze alma cesaretini gerektirir.
Sahip olmak ya da olmak
Fromm yirmi yıl sonra, Sahip Olmak ya da Olmak (1976) kitabında bu düşünceyi iki temel yaşama biçimine genişletti:
- Sahip olma kipinde insan dünyayla sahiplenme ve kontrol üzerinden ilişki kurar: eşyalar, bilgi, statü ve insanlar üzerinde.
- Olma kipinde ise etkin katılım, paylaşım ve gelişme üzerinden ilişki kurar.
Aşkta sahip olma kipi, partneri bir kez edinilip sonsuza dek elde tutulan bir mülke dönüştürür. Fromm, ilişkilerin neden çoğu zaman bozulduğunu bununla açıklar: Partnerler sevilmeye değer olmak için çaba göstermeyi bırakır ve birbirlerini garanti görmeye başlar. "Nasılsa evlendik" rahatlığı tam da budur. Olma kipinde ise aşk, yapılan ve tekrar tekrar yenilenen bir şeydir.
Eleştiriler ve sınırlılıklar
Fromm'un çalışmaları çeşitli açılardan eleştirildi:
- Psikanalizin eleştirel gücünü kaybetmek. Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık (1955) kitabının sonsözünde Fromm'un da aralarında bulunduğu yeni-Freudcuları, Freud'un dürtü kuramının eleştirel özünden vazgeçmek ve psikanalizi topluma uyum sağlamayı öğütleyen bir ahlaka dönüştürmekle suçladı.
- Klinik olmaktan çok ahlaki. Psikanalitik okurlar Sevme Sanatı'nı çoğu zaman klinik bir açıklamadan çok ahlaki bir rehber olarak gördü. Kitap, Melanie Klein'ın ve Kernberg'in sevme kapasitesinin merkezine koyduğu bilinçdışı çatışma, saldırganlık ve erken gelişim konularına pek girmez.
- Toplumsal cinsiyet ve cinsellik. "Anne" ve "baba" sevgisini cinsiyetlere göre ayırması ve erotik aşkı eril ve dişil kutupların birleşmesi olarak tanımlaması 1950'lerin varsayımlarını yansıtır. Eşcinselliği bu kutupluluğun bir başarısızlığı olarak görmesi geniş çapta eleştirildi ve günümüz psikoterapisinin anlayışıyla bağdaşmaz.
- Kanıt eksikliği. İddiaları deneysel değil felsefidir; yine de bebeğin bakım verene kurduğu güven bağını inceleyen sonraki bağlanma araştırmalarıyla genel olarak uyumludur (bkz. Bowlby ve Bağlanma).
Fromm'un fikirleri terapide neden önemli?
Bu sınırlılıklara rağmen Fromm'un fikirleri terapide hâlâ işe yarar. Sevgiyi bir yeti olarak görmek, odağı "ideal partneri bulma" arayışından kişinin kendi özen gösterme, saygı duyma ve tanıma becerisine kaydırır. Fromm'un fikirleri ayrıca şu gibi örüntüleri fark etmeye yardım edebilir:
- Hükmetme ve boyun eğme etrafında ya da yalnız kalma korkusu etrafında kurulmuş ilişkiler
- Kendine özen göstermeyi bencillik ya da ahlaken şüpheli bir şey sayarken kendini acımasızca eleştirmek
- İlk heyecan ve idealleştirme sönünce aşkın bittiğini düşünmek
- Kendini ya da partnerini "piyasa değeriyle" ölçmek
Sınırlar üzerine çalışmak, yakınken bile iki ayrı kişi kalabilme kapasitesi üzerine çalışmak olarak düşünülebilir. Fromm'un, kendini acımasızca ihmal etmekle bencilliğin aynı kökten beslendiği fikri, kendine iyi bakmayı yanlış bulan insanlara çoğu zaman iyi gelir. İlk idealleştirmenin bitişini bir başarısızlık değil bir geçiş olarak görmek, çift terapisinde sık konuşulan bir konudur. Fromm'un kültüre yaptığı vurgu da partnerleri birbirinin yerine konabilir görmenin yalnızca bireysel bir sorun olmadığını hatırlatır.
Fromm'un sevenden beklediği nitelikler, yani yoğunlaşma, karşısındakinin ayrı bir insan olduğuna saygı ve emek vererek edinilen bilgi, iyi bir terapi ilişkisinin de nitelikleridir.
Sonuç
Fromm aşkı edilgen bir duygu ya da şanslı bir karşılaşma olarak değil, öğrenilebilen, etkin bir tutum olarak anlattı. Ayrılık üzerine düşünceleri, bağımlı aşkla olgun aşk arasındaki ayrımı, özen, sorumluluk, saygı ve bilgiden oluşan dört öğe ve aşkı bir piyasa alışverişine çeviren kültüre yönelttiği eleştiri, kuramının bazı bölümleri eskimiş olsa da yetişkin ilişkilerini konuşmak için bugün de açık bir dil sunuyor. Sevgi vermekte ya da almakta yaşadığınız zorluklar tekrar tekrar canınızı sıkıyorsa, psikodinamik psikoterapi bunların kökenlerini anlamak ve yeni beceriler geliştirmek için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.
Kaynakça
- Friedman, L. J. (2013). The Lives of Erich Fromm: Love's Prophet. Columbia University Press.
- Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. Farrar & Rinehart.
- Fromm, E. (1947). Man for Himself: An Inquiry into the Psychology of Ethics. Rinehart.
- Fromm, E. (1955). The Sane Society. Rinehart.
- Fromm, E. (1956). The Art of Loving. Harper & Brothers.
- Fromm, E. (1976). To Have or To Be? Harper & Row.
- Funk, R. (1982). Erich Fromm: The Courage to Be Human. Continuum.
- Marcuse, H. (1955). Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry into Freud. Beacon Press.