Oceanos Therapy

Melanie Klein'a Göre Aşk: Sevgi, Nefret ve Onarma İsteği

3 Kasım 2026 · 12 dk okuma

Melanie Klein'a Göre Aşk: Sevgi, Nefret ve Onarma İsteği

Freud'dan sonra aşka bakışımızı en çok değiştiren psikanalist belki de Melanie Klein'dır (1882–1960). Freud aşkı daha çok libido, yani cinsel enerji ve sevgili seçimi üzerinden anlatmıştı. Klein ise aşkın kökünü bebeğin, hayatta kalmak için muhtaç olduğu insanlarla kurduğu ilişkide aradı. Bu muhtaçlık bebekte hem sevgi hem nefret uyandırır. Klein'a göre sevgi bize hazır verilmez; içimizdeki yıkıcı dürtülere rağmen tekrar tekrar kazanılır. Olgun sevgi de suçluluk duyabilmeye, karşımızdakini önemseyebilmeye ve verdiğimiz zararı onarmayı isteyebilmeye dayanır.

Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Freud makalesinden sonra burada Klein'ın temel fikirlerini ve bu fikirlerin yetişkin aşkı ve çift ilişkileri için ne anlama geldiğini ele alıyoruz.

Budapeşte'den Londra'ya

Klein Viyana'da doğdu. Psikanalizle Budapeşte'de, Sándor Ferenczi sayesinde tanıştı; kendi analizini daha sonra Berlin'de Karl Abraham ile sürdürdü. Küçük çocuklarla analiz çalışmaya başladı. Yetişkinler analizde akıllarına geleni serbestçe anlatır; Klein çocuklarda bunun karşılığı olarak oyunu kullandı. 1926'da Ernest Jones'un daveti üzerine Londra'ya yerleşti.

Oyun tekniği onu, Viyana'da çocuk analizini başka bir yönde geliştiren Anna Freud ile karşı karşıya getirdi:

Freud ailesi 1938'de Londra'ya gelince bu anlaşmazlık büyüdü ve İngiliz Psikanaliz Derneği'nde "Tartışmalı Görüşmeler" (1941–1945) diye bilinen döneme yol açtı. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı: Kleincı, Anna Freudcu ve Bağımsız analistler aynı çatı altında, yan yana çalışmaya devam etti.

İç dünya: içimizdeki insanlar ve fantazi

Klein'ın aşk hakkında söylediği her şeyin arkasında iki temel fikir vardır.

Birincisi içsel nesnelerdir. Psikanalizde "nesne" kulağa soğuk gelse de anlamı basittir: ilişki kurduğumuz bir insan ya da o insanın zihnimizdeki görüntüsü. Klein'a göre bebek, hayatın ilk gününden itibaren yalnızca dışarıdaki gerçek insanlarla ilişki kurmaz. Onlarla yaşadıklarını içine de alır (psikanalizde buna içe atma denir). Böylece içinde sevgi dolu, besleyen, saldıran ya da yaralanmış hissedilen figürlerden oluşan bir dünya kurar. Bu figürler anne babanın birebir kopyası değildir; bebeğin kendi duygularıyla boyanmıştır. Bu yüzden kısa bir süre ortadan kaybolan bir anne, bebeğin iç dünyasında acımasız biri olarak yer edebilir.

İkinci fikir bilinçdışı fantazidir. Kleincı yazarlar bu sözcüğü İngilizcede "ph" ile (phantasy) yazar; amaç onu gündüz düşlerinden, bilinçli hayallerden ayırmaktır. Tartışmalı Görüşmeler sırasında Klein'ın görüşlerini savunan Susan Isaacs (1948), fantaziyi içgüdünün zihindeki ifadesi olarak tanımladı. Her dürtünün, her bedensel duyumun arkasında birine dair bilinçdışı bir hikâye vardır: beslenmek, elinden bir şey alınmak ya da saldırmak gibi. Kısacası sevgi de nefret de her zaman birine duyulur.

Bunun yetişkin aşkı için anlamı şudur: Sevgilimizle kısmen içimizde taşıdığımız bu figürlerin arasından tanışırız. Onu cömert mi, yoksa hep bir şeyleri esirgeyen biri olarak mı gördüğümüz de bir ölçüde bu iç dünyaya bağlıdır.

Paranoid-şizoid konum: ya hep iyi ya hep kötü

Klein iki temel "konum" tanımladı. Konum, kaygıyı yaşama, kendimizi savunma ve başkalarıyla ilişki kurmanın tipik bir biçimidir. Klein "evre" yerine bilerek "konum" sözcüğünü seçti, çünkü bir evre geride kalır; oysa bu iki örüntü hayat boyu hepimize açık kalır.

Hayatın ilk aylarında ağır basan daha erken konum, paranoid-şizoid konumdur. Klein "şizoid" terimini Fairbairn'den aldı ve fikri 1946 tarihli "Bazı şizoid mekanizmalar üzerine notlar" makalesinde geliştirdi.

Bebek, fantazisinde kendisini doyuran kusursuz bir "iyi meme" ve onu aç bırakan, ona eziyet eden bir "kötü meme" yaratır. Bu ayrım sevgiyi korur: İyi olan, nefretten uzak ve güvende tutulur.

Bölmeye iki mekanizma daha eşlik eder. İdealleştirme, korkuya karşı bir kalkan olarak iyi nesnenin iyiliğini abartır. Bebeğin kendi saldırganlığını üzerine yüklediği (yansıttığı) kötü nesne ise ona zulmeden bir figüre dönüşür. İdealleştirme ne kadar uç noktadaysa, karşı taraftaki figür de genellikle o kadar korkutucu olur.

Yetişkin aşkında bunu en çok tutulmanın ilk döneminde görürüz. Sevgili kusursuz görünür; ilişki, geçmişteki bütün hayal kırıklıklarının acısını çıkaracakmış gibi gelir. Aynı mekanizma, bir engellenmenin ardından gelen ani dönüşte de açıkça görülür: Dün dünyanın en iyi insanı olan sevgili bugün soğuk, bencil, hatta acımasızdır. Eskiden gördüğümüz iyilik artık bir yanılsamaymış gibi gelir. "Ben bu insanı nasıl bu kadar yanlış tanımışım?" sorusu çoğu zaman bu anda sorulur. Bu ani gidiş gelişler sınırda kişilik bozukluğunda bölme durumunda özellikle belirgindir; ama Klein'a göre bir bozukluk değil, her insanda bulunan bir olasılıktır.

Yansıtmalı özdeşim: çiftler birbirinin duygularını nasıl taşır?

Klein aynı 1946 makalesinde yansıtmalı özdeşim kavramını ortaya attı. Bu, bilinçdışı bir fantazidir: Kişi kendisinin bazı parçalarını, çoğu zaman istemediği ya da tehlikeli bulduğu yanlarını kendinden koparıp başka birinin içine yerleştirir. Artık o parçalar karşıdakindeymiş gibi hissedilir; bu yüzden karşıdaki kontrol edilmeye ya da saldırıya uğrayabilir. Wilfred Bion bu fikri daha sonra iletişim yönünde genişletti. Ona göre yansıtılanı alan kişi, bunu gerçekten hissedebilir. Tıpkı bir annenin bebeğinin sıkıntısını kendi içinde hissetmesi, onu taşıması ve bebeğe daha katlanılabilir bir hâlde geri vermesi gibi. Bion buna kapsama (containment) adını verdi.

Bu kavram, çiftleri anlamak için Klein'dan kalan en kullanışlı fikirlerden biri oldu. Henry Dicks Marital Tensions (1967) adlı kitabında nesne ilişkileri kuramından yararlanarak şunu anlattı: Partnerler birbirlerini kısmen bilinçdışı olarak seçerler, çünkü her biri ötekinin kabul etmediği yanlarını taşıyabilir. Örneğin:

Bu tür düzenler uzun süre dengede kalabilir. Ama iki taraf da kendisinin bir parçasıyla bağını yitirir. Kavgalar da çoğu zaman tam olarak karşı tarafa yüklenmiş özellikler etrafında döner: "Sen hep panik yapıyorsun", "Sen de hiçbir şeyi umursamıyorsun." Bu düşünce geleneği, psikanalitik çift terapisinin büyük bölümünü besler.

Depresif konum: aynı kişiyi hem sevmek hem ondan nefret etmek

Klein, "Manik-depresif durumların psikogenezine bir katkı" (1935) ve "Yas ve manik-depresif durumlarla ilişkisi" (1940) adlı iki makalesinde ikinci bir örüntüyü anlattı: depresif konum. Bu konumun yaklaşık olarak hayatın ilk yılının ortalarında başladığını düşündü.

Algı ve bellek geliştikçe bebek, kendisini doyuran anne ile aç bırakan annenin aynı kişi olduğunu fark etmeye başlar. Bölünme kapanmaya başlar ve bebek zor bir gerçekle yüz yüze gelir: Sevdiği kişiden nefret de etmektedir.

Bu, yeni türde bir kaygı getirir. Artık asıl korku kişinin kendisi için değil, sevdiği kişi içindir; çünkü fantazide onu kendi saldırılarıyla yaralamış olabilir. Klein bunun ardından gelen suçluluk ve hüznü bir hastalık belirtisi olarak görmedi. Ona göre bu duygular, başkalarını önemsemenin temelidir.

Suçluluktan onarım isteği doğar: zarar verdiğinden korktuğun kişiyi hem fantazide hem gerçekte eski hâline getirme isteği. Onarım başarılı olduğunda kişi hem kendi iyiliğine hem de sevdiği kişinin bu zarara dayanabileceğine daha çok güvenir. Böylece karşısındakini artık parça parça değil, bir bütün olarak sevebilir.

Klein bu acı veren farkındalığa karşı geliştirilen manik savunmaları da tanımladı: kimseye muhtaç olmadığını iddia etmek, kontrol etmek, zafer duygusu ve küçümseme. Küçümseme, insanın ihtiyaç duyduğu ve kaybedebileceği şeyin değerini düşürür: "Zaten o kadar da önemli değildi." Suçluluk insanı onarıma yöneltmek yerine dayanılmaz hâle geldiğinde, ya kişinin kendine acımasızca yüklenmesine ya da bu savunmalara dönüşebilir (bkz. suçluluk duygusunu kontrol altına almak).

Melanie Klein'a Göre Aşk: Sevgi, Nefret ve Onarma İsteği

Sevgi, Suçluluk ve Onarım (1937)

Klein'ın yetişkin aşkını en doğrudan ele aldığı metin "Sevgi, Suçluluk ve Onarım" adlı denemesidir. Bu deneme, Joan Riviere'in "Nefret, Açgözlülük ve Saldırganlık" başlıklı metniyle birlikte Sevgi, Nefret ve Onarım (1937) adlı küçük bir kitapta yayımlandı. Başta halka açık konferanslar olarak verilen bu metinlerde Klein, depresif konumu gündelik hayata taşır.

Klein'a göre anne babamızla ve kardeşlerimizle kurduğumuz ilk ilişkiler, seçtiğimiz sevgilileri etkiler. İnsanlar:

Klein'a göre doyurucu bir aşk ilişkisi, kendini kaybetmeden karşındakiyle özdeşleşebilmeye, yani onun yerine kendini koyabilmeye bağlıdır. Bu yetenek de onarımla aynı kaynaktan beslenir.

Klein onarma isteğini anne babalığa, arkadaşlığa, yaratıcı işlere ve topluma duyulan ilgiye kadar genişletir. Söylediği şeyin özü şudur: Sevgi, nefretin hiç olmaması değildir. Olgun sevgi, insanın kendi içindeki düşmanlığı bilmesine rağmen ayakta kalabilmiş ve bu düşmanlığa şefkatle karşılık vermiş bir sevgidir.

Haset ve şükran: iyi olanı bozmak

Klein son büyük eseri Haset ve Şükran'da (1957) bazı insanların sevme gücünün, özellikle yıkıcı bir saldırganlık biçimi tarafından zayıflatıldığını öne sürdü. Buna birincil haset adını verdi ve haseti ona yakın iki duygudan ayırdı:

Haset özellikle zarar vericidir, çünkü yardımın tam da kaynağına saldırır. Hasetin ağır bastığı biri ilgi ve bakımı kabul etmekte zorlanabilir; çünkü bunu kabul etmek, karşısındakinin değerli bir şeye sahip olduğunu onaylamak demektir. Bir iyilik kuşkuyla karşılanabilir: "Bunu neden yaptı, kesin bir hesabı var." Ya da üstü kapalı iğnelemelerle geçiştirilebilir. Haset ayrıca iyiyle kötüyü birbirine karıştırır ve içeride sağlam, iyi bir figürün yerleşmesini zorlaştırır.

Hasetin karşılığı şükrandır. Klein'a göre şükran, iyi bir deneyimi içine alabilmekten, ondan keyif alabilmekten ve onun iyi birinden geldiğini hissedebilmekten doğar. İçimizdeki iyi figürü, onunla birlikte de güveni güçlendirir. Yetişkin ilişkilerinde sevgilinin verdiğini kabul edebilmek, ona ihtiyaç duyduğunu kendine itiraf edebilmek ve bu ihtiyaçtan ezilmek yerine minnet duyabilmek, kalıcı sevme gücüyle yakından ilgilidir. Haset, bazı insanların neden tam da iyi giden ilişkileri bozduğunu anlamamıza yardım eder.

İdealleştirmeden hayal kırıklığına, sonra da ötesine

Klein'ın fikirleri bir araya geldiğinde çok tanıdık bir döngüyü açıklar: idealleştirme ve değersizleştirme. Sevgili önce kusursuz biri olarak yaşanır ve hiç hayal kırıklığı olmayan bir aşk vaat eder. Hiçbir gerçek insan bu beklentiyi karşılayamaz. Hayal kırıklığı gelir ve bölünme bu kez tersine döner: İyi olan bir anda kötü olur. Haset ya da küçümseme bu değersizleştirmeyi derinleştirebilir. Döngü aynı kişiyle ya da yeni biriyle yeniden başlayabilir. "İlk aylarda her şey çok güzeldi, sonra bir anda gözümden düştü" cümlesi bu döngünün gündelik dildeki karşılığıdır.

Klein'ın bakışına göre çıkış yolu, hiç hayal kırıklığı yaşanmayan bir aşk değildir. Hayal kırıklığına dayanabilen bir aşktır. Depresif konuma doğru ilerlemek şu demektir:

Dizinin ilerleyen bölümlerinde ele alınan Otto Kernberg, bu fikirleri ego psikolojisiyle birleştirerek olgun aşk ve sorunları üzerine kendi kuramını geliştirdi.

Eleştiriler ve sınırlılıklar

Klein'ın kuramı çeşitli açılardan eleştirildi:

Bugünün Kleincı analistleri karşı aktarıma (terapistin danışana karşı kendi duygusal tepkileri), Bion'un kapsama kavramına ve bir seans içinde bir konumdan ötekine geçişlere daha çok odaklanır. Yine de bölme, yansıtmalı özdeşim ve depresif konum, psikodinamik düşüncenin ortak dilinin bir parçası olmuştur.

Klein'ın fikirleri terapide neden önemli?

Klein'ın fikirleri, terapiye sık getirilen bazı zorlukları anlamlandırmaya yardım edebilir:

Klein'dan beslenen bir terapide bu örüntüler yalnızca konuşulmaz. Terapistle kurulan ilişkide ortaya çıktıkları anda da fark edilir: Terapist kimi zaman idealleştirilir, kimi zaman değersizleştirilir; kimi zaman haset edilen, kimi zaman da haset eden biri gibi hissedilir. Amaç, kişinin birbirinden ayrı tuttuğu duyguları bir araya getirmesine, başkalarına yüklediği yanlarını tanıyıp geri almasına ve içinde daha sağlam, iyi bir figür geliştirmesine yardım etmektir. Savunma mekanizmalarına dikkat etmek bu çalışmanın merkezindedir.

Sonuç

Klein ne romantik ne de alaycı bir aşk anlayışı sundu. Onun anlatımında sevgi, bebeğin en erken muhtaçlığında kök salar ve hep nefretle, hasetle ve korkuyla yan yana yaşar. Olgun sevgi bu duyguları inkâr etmez, onları bir araya getirir: Karşımızdaki bir bütün olarak görülür; gerçek ya da hayalî bir zarar, kaçarak ya da küçümseyerek değil, şefkatle ve onarma isteğiyle karşılanır. Klein'ın fikirleri, aşkın neden bu kadar sık idealleştirildiğini, saldırıya uğradığını ve kaybedildiğini, nasıl canlı tutulabileceğini anlamamıza bugün de yardım ediyor.

İdealleştirme ve hayal kırıklığı döngüleri ya da yakın ilişkilerde tekrar eden çatışmalar sizi yoruyorsa, psikodinamik psikoterapi bunları birlikte anlamak için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.

Kaynakça

Başlamaya hazır mısınız? Online terapi sürecinize bugün başlayabilirsiniz.

İlk seansınızı planlayın