Oceanos Therapy

Winnicott'a Göre Aşk: Sevebilme Kapasitesi Nerede Başlar?

3 Kasım 2026 · 12 dk okuma

Winnicott'a Göre Aşk: Sevebilme Kapasitesi Nerede Başlar?

Donald Woods Winnicott (1896–1971) psikanalize çocuk doktorluğundan geldi. Londra'daki Paddington Green Çocuk Hastanesi'nde yıllarca anneleri ve bebekleri izledi; kuramının her satırında bu deneyimin izi var. Freud dürtülerden, Klein bebeğin iç dünyasındaki fantezilerden yola çıkmıştı. Winnicott ise işe bebekle ona bakan kişi arasındaki ilişkiden başladı. Bir bilimsel toplantıda söylediği bir sözü sık sık hatırlatırdı: "Bebek diye bir şey yoktur." Yani nerede bir bebek varsa, orada ona bakan biri de vardır ve ikisini birbirinden ayırarak anlayamayız.

Bu yüzden Winnicott için aşk, bir insanın içinde hazır bulunan bir duygudan çok, bir çevrenin içinde büyüyen bir kapasitedir. O çevre bu kapasiteyi besleyebilir de, çarpıtabilir de. Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Winnicott'un temel fikirlerini ve bu fikirlerin yetişkin aşkı, çift ilişkileri ve terapi için ne anlama geldiğini sade bir dille ele alıyoruz.

Winnicott kimdi?

Winnicott, İngiliz Psikanaliz Derneği'nde yetişti ve bir süre Melanie Klein'ın süpervizyonunda çalıştı. Klein'ın etkisi ilk dönem çalışmalarında açıkça görülür. 1940'larda dernekte Freudcular ile Kleincılar arasında yaşanan ünlü "Tartışmalı Görüşmeler" sırasında, hiçbir kampa katılmayan Orta Grup'un öncülerinden biri oldu. Bu grup sonradan Bağımsızlar adıyla anıldı.

Klein gibi o da bebekliğin ilk aylarıyla ve sevgiyle nefretin aynı ilişkide nasıl bir arada yaşadığıyla ilgilendi (bkz. Melanie Klein'a Göre Aşk). Ama Klein'ın, gerçek annenin ne yaptığını ve bebeğin ona ne kadar bağımlı olduğunu yeterince hesaba katmadığını düşünüyordu. Fairbairn gibi o da gelişimin merkezine dürtü gerginliğinin boşalmasını değil, ilişkileri koydu. Hiçbir zaman eksiksiz bir kuramsal sistem kurmadı. Fikirlerini kısa, çoğu zaman paradokslarla dolu makalelerde dile getirdi. Bunların çoğu Pediatriden Psikanalize (1958), Olgunlaşma Süreçleri ve Kolaylaştırıcı Çevre (1965) ve Oyun ve Gerçeklik (1971) kitaplarında bir araya getirildi.

Yeterince iyi bakım: aşkın başladığı yer

Winnicott 1956 tarihli bir makalesinde birincil annelik meşguliyeti adını verdiği bir durumu anlatır. Gebeliğin sonlarına doğru annede başlayan ve doğumdan sonra birkaç hafta süren özel bir duyarlılıktır bu. Anne kendini bebeğinin yerine koyar ve neye ihtiyacı olduğunu adeta sezer. Böylece bebekte en temel duygu, yani kesintisiz biçimde "var olmayı sürdürme" duygusu yerleşebilir.

Tutma, bebeği kucakta tutmak demektir; ama yalnızca bu değil. Bebeği henüz kaldıramayacağı deneyimlerden koruyan her şeyi kapsar: sakin bir ortamı, düzenli bir bakımı, ihtiyacın zamanında fark edilmesini. Winnicott "Ebeveyn-bebek ilişkisinin kuramı" (1960) makalesinde tutmayı, bebeğin doğuştan getirdiği potansiyelin açılıp serpilmesini sağlayan şey olarak tanımlar. Bebeği bu şekilde saran ortama da tutucu çevre denir.

Tutma aksadığında bebek, Winnicott'un deyişiyle dışarıdan gelen müdahalelerle karşılaşır. Bunlar bebeğin süreklilik duygusunu bölen dış etkilerdir. Bebek bu deneyimlerin içinden büyüyerek geçemez, onlara tepki vermek zorunda kalır. Winnicott bunun en uç hâline "düşünülemez kaygılar" der: sonsuza dek düşüyormuş ya da paramparça oluyormuş gibi hissetmek.

Yeterince iyi anne ifadesini ilk kez 1953'te geçiş nesneleri üzerine yazdığı makalede kullanır. Anne başta bebeğin ihtiyaçlarına neredeyse tamamen uyum sağlar. Sonra, bebek buna dayanabildikçe, bu uyumu yavaş yavaş azaltır. Bu küçük aksamalar bakımın kusuru değil, gerekli bir parçasıdır. Kusursuz bir uyum, bebeğe kendi isteklerinin ötesinde bir dünya olduğunu keşfetmesi için hiçbir sebep bırakmazdı. Winnicott'ta "anne" sözcüğü bir kişiden çok bir işlevi anlatır; sonraki yazarlar kavramı, bebeğe birincil olarak bakan herkes için kullanır.

Sevme kapasitesi böyle güvenilir bir bakımın içinde büyür. Winnicott'un anlattığı güven, başkalarının hiç hata yapmayacağına inanmak değildir. Hataların atlatılabileceğini ve onarılabileceğini içten içe bilmektir. Bir çiftte bunun karşılığı şudur: "Beni hiç kırmamalı" diye beklemek ile "Kırıcı bir söz söylendiyse, konuşur, düzeltiriz" diyebilmek arasındaki fark.

Yanılsama, hayal kırıklığı ve arada kalan alan

En başta annenin bebeğe bu kadar iyi uyum sağlaması, bebekte bir yanılsama yaratır: ihtiyaç duyduğu şeyi kendisi yaratmış gibidir. Meme, tam bebek onu hayal etmeye hazır olduğu anda gelir. Winnicott, bebeğin bu ilk dönemde her şeye gücü yettiğini hissetmesini çok önemli sayar. Ancak yeterince yanılsama yaşamış bir bebek, dünyanın kendi isteğine göre dönmediğini yavaş yavaş öğrendiği hayal kırıklığı sürecine dayanabilir.

Bu iki hâlin arasında üçüncü bir deneyim alanı vardır. Winnicott "Geçiş nesneleri ve geçiş olayları" (1953) makalesinde, bebeğin vazgeçemediği battaniyeyi ya da yumuşak oyuncağı ele alır ve ona "ilk 'ben olmayan' sahiplik" der. Bu geçiş nesnesi ne tamamen çocuğun zihninin içindedir ne de tamamen dış dünyaya aittir. Winnicott bu paradoksun çözülmesini değil, ona saygı gösterilmesini ister: Kimse bebeğe "Bunu sen mi buldun, yoksa sen mi yarattın?" diye sormaz. Bu ara alan yetişkinlikte de sürer; oyunun, sanatın, dinin ve kültürün yaşadığı yer burasıdır.

Romantik aşk da kısmen bu alana aittir. Sevdiğimiz kişi gerçek ve bizden ayrı bir insandır; ama onu bir ölçüde kendi umutlarımızın ve isteklerimizin içinden görürüz. Winnicott'a göre bu iç içelik basit bir yanılgı değildir:

Asıl önemli olan, yanılsamanın yavaş ve katlanılabilir bir şekilde mi solduğu, yoksa kaybının bir felaket gibi mi yaşandığıdır. Diyelim ki yeni sevgilinizin ilk göründüğünden daha kaygılı biri olduğunu fark ettiniz. Bu keşif onu daha iyi tanımanın bir parçası olabilir; ama bazıları için "Her şey bitti" duygusuna da dönüşebilir.

Bu tema Winnicott'u Lacan'ın aşk anlayışına yaklaştırır; yalnız Lacan, aşkın imgelere dayanan yanına çok daha kuşkuyla bakar. Winnicott'un "Annenin ve ailenin ayna rolü" (1967) makalesi de açıkça Lacan'ın ayna evresinden yola çıkar ve bebeğin annesinin yüzüne baktığında ilk gördüğü şeyin kendisi olduğunu öne sürer.

Birlikteyken yalnız kalabilmek

Winnicott "Yalnız kalabilme kapasitesi" (1958) makalesinde, kaygıya kapılmadan yalnız kalabilmenin duygusal olgunluğun bir işareti olduğunu söyler. Ama bu kapasite bir paradoksla gelişir: "birinin yanındayken yalnız olma" deneyimiyle. Güvendiği biri yakınındayken, o kişi ondan bir şey beklemeden orada dururken huzurla oyalanabilen bebek, bu varlığı zamanla içine alır. Sonra tek başına da kalabilir, çünkü içinde hiçbir zaman tamamen yalnız değildir.

Bu fikir yetişkin aşkında yakınlık ile kaynaşmayı, yani iki insanın birbirinin içinde erimesini ayırt etmemize yardım eder. Partnerlerden hiçbirinin ötekinin yokluğuna, sessizliğine ya da ayrı ilgi alanlarına tahammül edemediği bir ilişki çok yoğun yaşanabilir; ama bu yoğunluk güvenden değil, kaygıdan beslenir. "Bir akşam arkadaşlarıyla çıksa içim içimi yiyor" duygusu buna bir örnektir. Winnicott'un örtük ideali ise sessizce yan yana olabilen iki insandır: aynı odada kitap okuyan, herkesin kendi düşünceleriyle baş başa olduğu, ama kimsenin kendini terk edilmiş hissetmediği iki kişi.

Aşkta gerçek kendilik ve sahte kendilik

Winnicott "Gerçek ve sahte kendilik açısından ego çarpıtması" (1960) makalesinde erken bakımı sahicilikle ilişkilendirir. Anne bebeğin kendiliğinden gelen jestlerini karşıladığında gerçek kendilik canlanabilir. Gerçek kendilik, kendiliğindenliğin ve "gerçekten yaşıyorum" duygusunun kaynağıdır. Anne bebeğin jestinin yerine tekrar tekrar kendi isteğini koyduğunda ise bebek uymayı öğrenir ve bir sahte kendilik geliştirir. Sahte kendilik, başkalarının beklentilerine göre biçimlenmiş, uyumlu bir dış yüzdür; arkasında gizli kalan gerçek kendiliği korur.

Winnicott bunu bir yelpaze olarak düşünür. Bir uçta herkesin ihtiyaç duyduğu sağlıklı toplumsal uyum vardır. Öbür uçta ise o kadar eksiksiz savunmalar vardır ki kişi, dışarıdan başarılı görünen bir hayatın arkasında kendini bomboş hisseder. Aşkta sahte kendilik çoğu zaman aşırı uyum olarak görünür. Kişi ilgili ve fedakâr bir partnerdir, ama içten içe "Sevdiği ben değilim, oynadığım rol" diye düşünür. Bu tür ilişkiler yıllarca sorunsuz görünebilir; ta ki sorun şu biçimlerden biriyle su yüzüne çıkana kadar:

Bu örüntü, günlük dilde herkesi memnun etme eğilimi dediğimiz şeye çok benzer; ama Winnicott bunun köklerini hayatın ilk ilişkisine kadar götürür.

Winnicott'a Göre Aşk: Sevebilme Kapasitesi Nerede Başlar?

Acımasız sevgiden önemsemeye

Winnicott erken dönem sevgiyi pembe bir tabloyla anlatmaz. "İlkel duygusal gelişim" (1945) makalesinde bebeğin ilk sevgisinin acımasız olduğunu söyler. Bebek anneyi, onu nasıl etkilediğini hiç düşünmeden kullanır. Bunu kötülükten değil, annenin incinebilecek bir insan olduğunu henüz bilmediği için yapar. Annenin görevi bu acımasız sevgiyi taşıyabilmektir.

"Önemseme kapasitesinin gelişimi" (1963) makalesinde bunun nasıl değiştiğini anlatır. Bebek, coşkulu anlarında saldırdığı annenin, sakin anlarda kendisine bakan anneyle aynı kişi olduğunu fark eder. Bu fark ediş kaygı yaratır. Anne yanında kalır ve bebeğin bir şey verme, telafi etme, yani onarım jestlerini kabul ederse, bu kaygı önemsemeye, yani karşıdakini dert etmeye dönüşebilir: Kişi kendi dürtülerinin sorumluluğunu hissetmeye başlar. Winnicott burada Klein'ın "depresif konum" fikrini, gelişimi ve çevreyi daha çok öne çıkararak yeniden yorumlar. Önemseme, onarımın mümkün olduğu ve karşılık bulduğu bir ilişkiye bağlıdır.

Olgun bir yetişkin aşkı iştahı, saldırganlığı ya da sahiplenme isteğini dışarıda bırakmaz. Bunları içerir, ama yanına bunların karşıdakini nasıl etkilediğine dair bir özen de ekler. Her türlü acımasızlıktan arındırılmış bir aşk güvenli olabilir; ama büyük olasılıkla cansız da olur.

Aşk neden öfkeyi atlatabilmeli?

Winnicott'un aşk kuramına en özgün katkısı büyük olasılıkla "Nesnenin kullanımı" (1969) makalesidir. Bu makaleyi önce 1968'de New York Psikanaliz Derneği'nde sunmuş, sonra Oyun ve Gerçeklik için yeniden düzenlemiştir. Psikanalizde "nesne" kulağa soğuk gelse de anlamı basittir: sevdiğimiz kişi. Winnicott iki ilişki biçimini birbirinden ayırır:

Birinden ötekine geçmek, yıkım ve hayatta kalmayla olur. Hayalimizde karşımızdakini yok ederiz. O bunu atlatırsa, hayalî kontrol alanımızın dışına çıkar ve gerçek hâle gelir. Winnicott bu süreci ünlü bir sıralamayla özetler: "Merhaba nesne!" "Seni yok ettim." "Seni seviyorum." Hayatta kalmak, karşıdakinin ne çökmesi ne de misilleme yapması demektir.

Çift ilişkisinde bu şu anlama gelir: Partner, sınanıp bu sınavı atlattıkça tam anlamıyla gerçek, yani ayrı bir insan olarak sevilebilir hâle gelir. Koşullar yeterince iyiyse, kavga aşkın gerçekçi hâle gelmesinin yollarından biridir. Partnerlerden biri ötekinin öfkesini tamamen içine kapanarak ya da karşı saldırıyla karşılarsa, öfkelenen taraf ya kendi öfkesinin tehlikeli olduğu ya da karşısındakinin güvenilmez olduğu sonucuna varabilir. Partner yerinde durur ve zarar görmezse, ikisi de ilişkinin bu öfkeden daha güçlü olduğunu keşfedebilir. "O kadar bağırdım, ama ertesi sabah yine yanımdaydı" duygusu tam da budur.

Jessica Benjamin karşılıklı tanınma kuramını doğrudan bu makalenin üzerine kurdu ve hayatta kalmanın eninde sonunda iki yönlü olması gerektiğini savundu (bkz. Jessica Benjamin'e Göre Aşk).

Nefret de aşkın bir parçası

Winnicott "Karşı aktarımda nefret" (1949) makalesinde, terapistin danışanına karşı hissettiklerini ele alır. Psikanalizde buna karşı aktarım denir. O dönem için alışılmadık bir şey söyler: Analistler bazı danışanlarını sevdikleri gibi, kaçınılmaz olarak onlardan nefret de ederler. Bu nefret inkâr edilmemeli, kabul edilmelidir.

Aynı fikri ebeveynliğe de taşır. Sıradan, sevgi dolu bir annenin neden bebeğinden aynı zamanda nefret de ettiğini tek tek sıralar ve çocuğun, ondan nefret ettiği anlara katlanabilen ama bu nefretle hareket etmeyen bir ebeveyne ihtiyaç duyduğunu söyler. Hiçbir nefreti kabul edemeyen bir sevgi, idealleştirmeye ve inkâra yaslanır. Winnicott'a göre nefreti dürüstçe kabul edebilmek, güvenilir bir sevginin ön koşullarından biridir.

Winnicott'un fikirleri terapide neden önemli?

Winnicott'un kavramları bugün psikodinamik terapinin gündelik dilinin bir parçası.

Çift terapisinde bu fikirler şu gibi soruları gündeme getirir: Partnerler birbirinin yanındayken yalnız kalabiliyor mu? İlişki öfkeyi kaldırabiliyor mu? Partnerlerden biri sahte bir kendilik üzerinden mi seviyor? Psikanalitik çift terapistleri tutma kavramını ilişkinin kendisine de uygulamıştır: İlişki, iki partnerin kaygılarını taşıyabilen ya da taşıyamayan bir çevre olarak düşünülür.

Winnicott'un fikirleri, insanların şu gibi örüntüleri fark etmesine yardımcı olabilir:

Eleştiriler ve sınırlılıklar

Winnicott'un fikirleri birkaç açıdan eleştirilmiştir:

Sonuç

Winnicott aşkı doğuştan verilmiş bir şey olarak değil, gelişim içinde kazanılan bir yetenek olarak görür. Erken bakım güven duymaya yetecek kadar tutma, dünyayı anlamlı kılacak kadar yanılsama ve onu gerçek kılacak kadar katlanılabilir hayal kırıklığı sunduğunda sevmek mümkün olur. Kişi bir başkasının yanındayken yalnız kalabildikçe, boyun eğerek değil gönülden verebildikçe, kendi dürtülerinin karşısındakini nasıl etkilediğini dert edebildikçe ve sevdiği insanın kendi öfkesini atlatabildiğini gördükçe bu sevgi derinleşir. Bu açıdan bakıldığında, yetişkin ilişkilerinde yaşanan pek çok zorluk aslında hâlâ tamamlanmakta olan gelişim görevleridir. Bu zorluklar sürüyor ve sizi yoruyorsa, psikodinamik psikoterapi onları birlikte anlamak için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.

Kaynakça

Başlamaya hazır mısınız? Online terapi sürecinize bugün başlayabilirsiniz.

İlk seansınızı planlayın