
Psikanaliz doğduğu günden beri aşkla uğraşır. Ama aşkı yalnızca bir duygu olarak görmez; onu zaman içinde gelişen, bizi farkında olmadan yönlendiren bir süreç olarak ele alır. Bu süreci çocuklukta kurduğumuz ilk bağlar, bilincinde olmadığımız istekler ve tekrar tekrar içine düştüğümüz örüntüler şekillendirir. Kimi seçtiğimiz, onu nasıl göklere çıkardığımız, sonra nasıl hayal kırıklığına uğradığımız ya da bize iyi gelmese bile neden ondan kopamadığımız; psikanalistler bütün bunları çocuklukta kök salan daha derin örüntülerin izleri olarak okumuştur.
Aşkın Psikanalizi dizisi, psikanalizin önemli isimlerinin aşkı nasıl anladığını anlatıyor. Her düşünüre ayrıntılı, ayrı bir makale ayırdık. Bu giriş makalesi her yaklaşımın ana fikirlerini kısaca özetliyor, aralarındaki ortak temaları gösteriyor ve bir bakış açısını daha yakından tanımak isteyenleri ilgili makaleye yönlendiriyor.
Sigmund Freud: aşk, "yeniden bulmak"tır
Sigmund Freud'a göre aşk, cinsel dürtünün enerjisi olan libidodan beslenir. Freud Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) adlı çalışmasında şöyle der: "Bir nesneyi bulmak, aslında onu yeniden bulmaktır." Psikanalizde "nesne" kulağa soğuk gelse de anlamı basittir: sevdiğimiz kişi. Freud'un demek istediği, yetişkin aşkının farkında olmadan çocukluktaki ilk ilişkileri yeniden yakalamaya çalıştığıdır. "Neden hep aynı tip insana âşık oluyorum?" sorusunun Freud'daki yanıtı buradan çıkar.
Narsisizm Üzerine (1914) adlı çalışmasında Freud, sevecek kişiyi seçmenin iki yolunu anlatır:
- dayanma tipi seçim: bizi besleyen ve koruyan insanlara benzeyen birine yönelir
- narsisistik tip seçim: şu anki hâlimizi, bir zamanki hâlimizi ya da olmak istediğimiz kişiyi bize yansıtan birine yönelir
Freud ayrıca âşık olduğumuzda sevdiğimiz kişinin kendi idealimizin yerine geçtiğini anlatır. Bazı insanların aynı kişiyi hem sevip hem arzulayamamasını, yani şefkat ile arzunun birbirinden kopmasını da ele alır. Terapi odasında ortaya çıkan aktarım aşkını, geçmişteki bağların bir tekrarı olarak tanımlar. Onun kuramında Oidipus kompleksi, yani çocuğun anne babasıyla yaşadığı ilk "aşk üçgeni", sonraki bütün aşkların kalıbı olmayı sürdürür.
Devamını okuyun: Freud'a Göre Aşk: Neden Hep Aynı Tip İnsana Âşık Oluruz?
Melanie Klein: sevgi, nefret ve onarım
Melanie Klein ilgiyi dürtülerden alıp bebeklikte oluşan iç dünyaya, yani zihnimizde taşıdığımız ilişkilere çevirdi. Ona göre sevgiyi nefretten ayırmak mümkün değildir.
Hayatın ilk aylarında bebek, sevgi dolu duygularını bölme (splitting) yoluyla korur. Bölme, deneyimi tamamen iyi ve tamamen kötü parçalara ayırmak demektir: Doyuran anne "iyi", bekleten anne "kötü"dür. Klein bu döneme paranoid-şizoid konum adını verdi. Çocuk büyüdükçe sevdiği ve nefret ettiği kişinin aynı kişi olduğunu fark eder. Bu fark ediş beraberinde suçluluğu, endişeyi ve işleri düzeltme isteğini getirir. Klein buna da depresif konum dedi.
Klein Sevgi, Suçluluk ve Onarım (1937) başlıklı makalesinde, bu onarma kapasitesinin, yani sevdiğimiz birine verdiğimiz zararı gidermek istememizin, olgun aşkın özünde yattığını savundu. Haset ve şükran üzerine sonraki çalışmaları (1957), yıkıcı duyguların aşkı nasıl zehirleyebildiğini açıklamaya yardım etti. Bu çalışmalar, yetişkin ilişkilerinde partneri bir gün göklere çıkarıp ertesi gün yerin dibine sokmanın neden bu kadar sık görüldüğünü de anlatır.
Devamını okuyun: Melanie Klein'a Göre Aşk: Sevgi, Nefret ve Onarma İsteği
Ronald Fairbairn: aşk, bir başkasını aramaktır
Ronald Fairbairn, İngiliz nesne ilişkileri okulunun kurucularındandır. Nesne ilişkileri, kişiliğimizin dürtülerden çok ilişkiler üzerinden şekillendiğini savunan yaklaşımın adıdır. Fairbairn'e göre libido her şeyden önce haz değil, "nesne", yani bir insan arar. Kısacası insanı asıl harekete geçiren şey doyum değil, ilişkidir. Bu açıdan aşk, cinsel dürtünün bir yan ürünü değil, en temel ihtiyaçlarımızdan biridir.
Fairbairn, insanların kendilerini inciten ilişkilere neden bağlı kaldıklarına dair de çok etkili bir açıklama getirdi. Çocuğa bakan kişiler hem heyecan verici hem de hayal kırıklığı yaratan insanlarsa, çocuk onları içine iki ayrı figür olarak alır: heyecan verici nesne ve reddedici nesne. Kendiliğimizin bazı parçaları bu figürlere bağlı kalır. Yetişkinlikte bu şöyle görünebilir:
- bir an sıcacık, bir sonraki an ulaşılmaz olan partnerlere kapılmak
- acı veren ilişkilere güçlü biçimde bağlanmak
"Bana iyi gelmediğini biliyorum ama bırakamıyorum" cümlesi, Fairbairn'in anlattığı durumun gündelik hâlidir.
Devamını okuyun: Fairbairn'e Göre Aşk: Bizi İncitenlere Neden Bağlı Kalırız?
Donald Winnicott: tutma, yanılsama ve ayakta kalmak
Donald Winnicott erken dönemdeki çevrenin önemini vurguladı. Onun ünlü kavramı "yeterince iyi anne", kusursuz değil, bebeğin ihtiyaçlarına çoğu zaman yeterince yanıt verebilen annedir. Yeterince iyi anne bir tutucu çevre sağlar: Bebeğin kendini güvende ve kesintisiz hissettiği, güvenilir bir ortam. Winnicott ayrıca ne tamamen içimizdeki bir hayal ne de tamamen dışımızdaki bir gerçeklik olan bir ara alandan, geçiş alanından söz etti. Bu fikir, romantik aşkın neden her zaman gerçek bir insanla kendi umutlarımızı ve yanılsamalarımızı bir araya getirdiğini anlamamıza yardım eder.
Winnicott'un bazı fikirleri yetişkin aşkı için özellikle önemlidir: yalnız kalabilme kapasitesi, gerçek kendilik ve sahte kendilik, bir de "nesnenin kullanımı". Gerçek kendilik kişinin içten gelen, kendiliğinden hâlidir; sahte kendilik ise başkalarına uyum sağlamak için takınılan bir kabuktur. "Nesnenin kullanımı" kavramıyla Winnicott şunu anlatır: Karşımızdaki insan, ancak öfkemize rağmen yıkılmadan ve misilleme yapmadan ayakta kaldığında bizim için tam anlamıyla gerçek ve ayrı biri hâline gelir. Örneğin hararetli bir kavga boyunca ne çöken ne de aynı sertlikle karşılık veren bir partner, daha gerçek hissedilir. Bu yüzden bir partnerin çatışma anında da orada kalabilmesi, olgun aşkın gelişmesinde önemli bir yer tutar.
Devamını okuyun: Winnicott'a Göre Aşk: Sevebilme Kapasitesi Nerede Başlar?
John Bowlby: aşk, bağlanmadır
John Bowlby psikanalist olarak yetişti. Bağlanma kuramını ise çocukların gerçekten yaşadığı ayrılık ve kayıp deneyimlerine bakarak geliştirdi. Bağlanmayı, bebeği onu koruyan kişinin yakınında tutan doğuştan bir sistem olarak tanımladı. Bu kişi, bebek için hem dünyayı keşfe çıkacağı bir güvenli üs hem de korktuğunda sığınacağı bir güvenli limandır. Erken deneyimler zamanla içsel çalışan modellere dönüşür. Bunlar, başkalarının bizim için orada olup olmayacağına ve sevilmeye, ilgilenilmeye değer olup olmadığımıza dair bilinçdışı beklentilerdir.
1987'de Hazan ve Shaver, yetişkinlerin romantik aşkının da bir bağlanma süreci olarak anlaşılabileceğini öne sürdü. O günden bu yana yetişkin bağlanması üzerine yapılan araştırmalar; güvenli, kaygılı ve kaçıngan örüntülerin çift ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini gösterdi. "Mesajıma hemen dönmezse içim içimi yiyor" ile "Biri fazla yaklaşınca boğuluyorum" arasındaki fark, bu örüntülerin gündelik yüzüdür. Duygu Odaklı Terapi (EFT) gibi bağlanmaya dayanan yaklaşımlar bu bulguları çift terapisinde kullanır.
Devamını okuyun: Bowlby'ye Göre Aşk: Bağlanma Kuramı ve Güvende Olma İhtiyacı

Jacques Lacan: aşk, eksiklik ve arzu
Jacques Lacan aşka dair en özgün ama okuması en zor yorumlardan birini getirdi. Aşkı kısmen İmgesel dediği alana yerleştirdi. İmgesel, ayna evresiyle başlayan imgeler dünyasıdır; ayna evresi ise bebeğin aynadaki görüntüsünde kendini ilk kez bütün olarak tanıdığı dönemdir. Lacan'a göre aşkta çoğu zaman bir imgeyi severiz; buna karşımızdakinin bize geri yansıttığı kendi imgemiz de dahildir. Lacan aşkı arzudan ayırır. Ona göre arzuyu canlı tutan, asla doldurulamayacak temel bir eksikliktir.
Aktarım üzerine verdiği seminerde (1960–61) Platon'un Şölen'inden yola çıkarak aşkı "sahip olmadığın şeyi vermek" diye tanımladı. Encore (1972–73) seminerinde ise "cinsel ilişki yoktur" dedi. Bununla iki insanın hiçbir zaman eksiksiz bir bütün oluşturamayacağını kastediyordu. Lacan'a göre aşk, bu imkânsızlığın yerini doldurmaya çalışan şeydir. "Beni tamamlayacak kişiyi bulamadım" diye dertlenen birine
Devamını okuyun: Lacan'a Göre Aşk: Neden Hiçbir Partner Bizi Tamamlamaz?
Erich Fromm: aşk bir sanattır
Erich Fromm, insanı ve toplumu birlikte düşünen hümanist bir psikanalistti. Sevme Sanatı (1956) adlı kitabında aşkın "düşülen" bir duygu değil, bilgi, emek ve pratik isteyen bir yeti olduğunu savundu. Fromm'a göre aşk, insanın en temel sorununa, yani ayrı ve yalnız olma duygusuna verilen bir yanıttır. Olgun aşk, kendi bütünlüğünü koruyarak bir başkasıyla bir olabilmektir.
Fromm aşkın dört temel öğesini şöyle sıralar:
- özen
- sorumluluk
- saygı
- bilgi
Fromm ayrıca modern toplumları, aşkı piyasa mantığıyla işleyen bir alışverişe çevirdikleri için eleştirdi.
Devamını okuyun: Erich Fromm'a Göre Aşk: Sevmek Öğrenilebilir mi?
Otto Kernberg: olgun aşk ve zorlukları
Otto Kernberg, ego psikolojisini ve nesne ilişkileri kuramını birleştirerek kişilik örgütlenmesinin sevme kapasitemizi nasıl etkilediğini açıkladı. Kişilik örgütlenmesi, kabaca kişiliğimizin genel olarak nasıl yapılandığı demektir. Aşk İlişkileri: Normallik ve Patoloji (1995) adlı kitabında olgun cinsel aşkı, şefkat ile erotik arzuyu bir araya getiren, bunlara bağlılığı, ortak değerleri ve idealleri de ekleyen bir aşk olarak tanımladı.
Kernberg aşk ilişkilerinde saldırganlığın yerini de inceledi. Ağır narsisistik ya da sınırda (borderline) kişilik örgütlenmesine sahip kişilerin aşkı sürdürmekte neden çoğu zaman zorlandığını anlattı. Geliştirdiği klinik yöntem olan Aktarım Odaklı Psikoterapi (TFP), doğrudan bu örüntüler üzerinde çalışır. Aktarım, geçmişteki ilişkilerden kalan duyguların bugünkü bir ilişkiye, örneğin terapiste taşınmasıdır.
Devamını okuyun: Kernberg'e Göre Aşk: Olgun Aşk Nedir, Neden Kolayca Bozulur?
Jessica Benjamin: karşılıklı tanınma
Jessica Benjamin, ilişkisel psikanalizin önde gelen isimlerindendir. Karşılıklı tanınma fikrini psikanalizin aşk anlayışına o taşıdı. Aşkın Bağları (1988) adlı kitabında Hegel'den ve Winnicott'tan yararlanarak şunu savundu: Hepimiz tanınmaya ihtiyaç duyarız, ama bizi tanıyan kişiyi de kendi zihni, kendi istekleri olan bağımsız biri olarak tanımamız gerekir.
Bu denge bozulduğunda ilişkiler kolayca bir tarafın hükmettiği, diğerinin boyun eğdiği bir düzene kayar. Benjamin'in "üçüncü" üzerine sonraki çalışmaları, çiftlerin bu "biri yapan, öteki maruz kalan" döngüsünden nasıl çıkabileceğini düşünmek için bir yol açar.
Devamını okuyun: Jessica Benjamin'e Göre Aşk: Sevgi Neden Kontrole Dönüşür?
Bu kuramları birleştiren fikirler
Aralarındaki bütün farklara rağmen bu kuramlar birkaç temel fikirde buluşur:
- Geçmiş bugünün içindedir. Adına ister nesneyi yeniden bulmak, ister iç ilişkiler, ister içsel çalışan modeller densin, yetişkin aşkı erken ilişkilerin izini taşır.
- İdealleştirme ve hayal kırıklığı. Yaklaşımların çoğu, âşık olmanın getirdiği idealleştirmeyi ve karşımızdakini gerçek, kusurları olan bir insan olarak kabul etmenin zorluğunu anlatır.
- Karışık duygular. Sevgi ve saldırganlık yan yana yaşar. Olgun aşk, ilişkiyi yıkmadan ikisini birden taşıyabilmeye bağlıdır.
- Ayrı bir insan olarak öteki. Winnicott'un "nesnenin kullanımı"ndan Lacan'ın eksikliğine ve Benjamin'in karşılıklı tanınmasına kadar pek çok kuramcı aynı noktayı vurgular: Sevmek, karşımızdakini kendimizin bir uzantısı olarak değil, ayrı bir insan olarak görebilmeyi gerektirir.
Bu fikirler terapide neden önemli?
Bu bakış açılarının değeri yalnızca kuramsal değildir. Terapide, pek çok insanın kendinde tanıdığı örüntüleri anlamlandırmaya yardım ederler. Örneğin:
- duygusal olarak ulaşılmaz partnerleri tekrar tekrar seçmek
- partneri önce göklere çıkarıp sonra değersiz görmek ve bu döngüyü tekrarlamak
- aynı kişiye hem yakınlık hem arzu duymakta zorlanmak
- terk edilmekten ya da ilişkinin içinde yutulup kaybolmaktan yoğun biçimde korkmak
- partnerin kendini tamamlamasını beklemek
Psikodinamik psikoterapi, bu örüntülerin nereden geldiğini ve nasıl tekrarlandığını keşfetmek için bir alan sunar; buna terapötik ilişkinin kendisi içinde tekrarlanmaları da dahildir.
Aynı ilişki örüntüleri tekrar tekrar karşınıza çıkıyor ve sizi yoruyorsa, psikoterapi bunları anlamanıza ve zamanla değiştirmenize yardımcı olabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.
Kaynakça
- Benjamin, J. (1988). The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination. Pantheon Books.
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. Hogarth Press.
- Fairbairn, W. R. D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality. Tavistock.
- Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality. Standard Edition, 7.
- Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. Standard Edition, 14.
- Fromm, E. (1956). The Art of Loving. Harper & Brothers.
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. doi:10.1037/0022-3514.52.3.511
- Kernberg, O. F. (1995). Love Relations: Normality and Pathology. Yale University Press.
- Klein, M., & Riviere, J. (1937). Love, Hate and Reparation. Hogarth Press.
- Lacan, J. (1998). On Feminine Sexuality, the Limits of Love and Knowledge: Encore, The Seminar of Jacques Lacan, Book XX (1972–73). Norton.
- Lacan, J. (2015). Transference: The Seminar of Jacques Lacan, Book VIII (1960–61). Polity.
- Winnicott, D. W. (1969). The use of an object. International Journal of Psycho-Analysis, 50, 711–716.