Oceanos Therapy

Lacan'a Göre Aşk: Neden Hiçbir Partner Bizi Tamamlamaz?

3 Kasım 2026 · 12 dk okuma

Lacan'a Göre Aşk: Neden Hiçbir Partner Bizi Tamamlamaz?

Jacques Lacan (1901–1981) psikanalizin hem en etkili hem de en çok tartışılan isimlerinden biridir. Paris'te psikiyatr olarak çalışan Lacan, 1950'lerden itibaren yaptığı işi bir "Freud'a dönüş" olarak tanımladı ve Freud'u dilbilim, felsefe ve antropolojiyle birlikte yeniden okudu.

Yaklaşık otuz yıl boyunca verdiği seminerde aşk sık sık karşımıza çıkar. Yine de Lacan aşk üzerine tek ve toplu bir kuram kurmadı. Aşka farklı açılardan baktı: bir görüntüye kapılmak olarak, bir başkasına yöneltilen bir istek olarak, arzunun içindeki eksikliğe verilen bir yanıt olarak ve iki insanın hiçbir zaman birbirine tam oturmamasını telafi eden şey olarak.

Bu makale Aşkın Psikanalizi dizisinin bir parçası. Lacan'ın aşkla ilgili temel fikirlerini ve kullandığı kavramları sade bir dille anlatıyor; bu fikirlerin ilişkilere ve psikoterapiye neler kattığını, neleri ise karşılamadığını ele alıyoruz.

Ayna: Aşk neden bir görüntüyle başlar?

Lacan'ın ilk büyük katkısı ayna evresi üzerine söyledikleridir. Bu fikri ilk kez 1936'da sundu, en bilinen hâlini ise 1949'da yayımladı.

Lacan'a göre bebek, aşağı yukarı altı ile on sekiz ay arasında aynadaki görüntüsünü tanır ve buna sevinir. Bedenini henüz dağınık, parça parça yaşamaktadır; oysa aynadaki görüntü bütündür. Çocuk bu görüntüyle özdeşleşir, yani onu "ben buyum" diye benimser.

Demek ki ego, yani "ben" duygumuz, dışarıdan gelen bir görüntünün üzerine kurulur. Bu yüzden içinde baştan bir yanlış tanıma payı vardır: Kendimizi olduğumuzdan daha bütün, daha tutarlı sanırız.

Lacan insan yaşamını üç "düzlem", yani deneyimin üç boyutu üzerinden anlatır. Ayna evresi bunlardan imgesel olanın temelidir. Diğer ikisi simgesel (dil, kurallar ve ortak anlamlar) ve gerçektir (ne sözcüklere ne de görüntülere dökülebilen şey). Ayrıntılar için Lacancı terimler makalesine göz atabilirsiniz. İmgesel; görüntülerin, benzerliklerin, özdeşleşmenin ve rekabetin dünyasıdır. Bu düzlemde ilişkiler hayranlıkla saldırganlık arasında gidip gelir.

Burada aşk büyük ölçüde narsisistiktir, yani kişinin kendine duyduğu sevgiden beslenir. Lacan bu noktada Freud'un Narsisizm Üzerine (1914) çalışmasından yola çıkar. Freud'a göre sevgili seçmenin yollarından biri, insanın kendisini, bir zamanki hâlini ya da olmak istediği kişiyi sevmesidir (bkz. Freud'a Göre Aşk). Karşımızdakinde sevdiğimiz şeyin önemli bir kısmı, bize geri yansıyan kendi egomuz ya da kendimiz için kurduğumuz idealdir. Şu tanıdık deneyimler buradan anlaşılabilir:

Winnicott daha sonra annenin yüzünü bebeğin ilk aynası olarak tanımladı (bkz. Winnicott'a Göre Aşk). Ama o, gerçek bakım verenin bebeğe ne kadar karşılık verdiğine çok daha fazla önem verdi.

İhtiyaç, talep ve arzu: Aslında ne istiyoruz?

Lacan'a göre aşkı yalnızca görüntülerle açıklamak yetmez. Nedenini görmek için onun 1950'lerin sonunda, özellikle Fallusun Anlamı (1958) başlıklı metninde birbirinden ayırdığı üç kavramı bilmek gerekir.

Lacan, filozof Alexandre Kojève'in Hegel yorumundan da yararlanarak "arzu, Öteki'nin arzusudur" der. Yani insanlar başkalarının arzuladığını arzular; arzulanmak ve tanınmak ister. Neyi arzuladığımızı da dil ve bizi büyütenlerin istekleri biçimlendirir. Lacan'ın büyük harfle andığı "Öteki" belirli bir kişi değildir. İçine doğduğumuz dilin, kuralların ve beklentilerin bütünüdür; çoğu zaman bunu bize ilk temsil edenler de anne babamızdır.

Bu, çift ilişkilerinde doğrudan karşılığını bulur. Partnerler çoğu zaman mesaj, zaman ya da hediye ister; ama bunlar eşya olmaktan çok birer işarettir. Bir partner bütün pratik istekleri yerine getirip yine de "Ben onu kastetmedim ki" cevabını alabilir. Çünkü istenen şeyin kendisi değil, sevildiğinin kanıtıdır. Yoğun bir günün ortasında gelen "Nasılsın?" mesajı, içeriğinden çok, karşımızdakinin bizi düşündüğünü gösterdiği için değerlidir.

Eksiklik ve "a nesnesi": Adını koyamadığımız o şey

Lacan'a göre konuşan, toplum içinde yaşayan bir insan olmak, tam ve dolaysız bir doyum hayalinden vazgeçmek demektir. Bu kayıp, bir zamanlar elimizde olan bir şeyi yitirmek değildir; insan olmanın yapısında vardır. Lacan bu kaybın geride bıraktığı şeye objet petit a, yani "a nesnesi" adını verdi.

Adı yanıltmasın: a nesnesi gündelik anlamda bir nesne değildir, arzuladığımız şey de değildir. Arzumuzun nedenidir: Belli bir insanı, bir sesi ya da bir bakışı karşı konulmaz kılan, tam olarak tarif edemediğimiz o "bir şey". "Yakışıklı olduğu için değil, onda başka bir şey var" diyen âşığın kastettiği tam da budur.

Lacan XI. Seminer'de (1964), âşık olanın sevdiği kişide o kişiden daha fazlasını sevdiğini söyler. Gerçek insan, onda gördüğümüz hazineyle hiçbir zaman tam olarak örtüşemez. İdealleştirmenin ardından gelen hayal kırıklığını anlamanın bir yolu da budur.

Platon'un Şölen'i Lacan'a aşk hakkında ne öğretti?

Lacan aşkı en kapsamlı biçimde Aktarım başlıklı VIII. Seminer'de (1960–61) ele alır. Seminerin büyük bölümü Platon'un Şölen'inin bir okumasıdır. Bu diyalogda bir şölende bir araya gelen konuklar sırayla aşk tanrısı Eros'u öven konuşmalar yapar. Lacan özellikle sona odaklanır: Sarhoş Alkibiades içeri dalar ve Sokrates'e duyduğu aşkı anlatır.

Seven ve sevilen

Lacan Eski Yunancadaki bir ayrımı ödünç alır: erastes, yani seven (âşık), ve eromenos, yani sevilen.

Birinde eksik olan şey, ötekinde olan şey değildir. Lacan'a göre aşk, "aşk metaforu" dediği bir yer değiştirmeyle doğar: Sevilen kişi sevene döner, kendi eksikliğini kabul eder ve bu kez o da seven olur. Gündelik dille söylersek, hayran olunan kişi de kendini karşısındakine ihtiyaç duymaya bıraktığında aşk karşılıklı hâle gelir.

Gizli hazine ve Sokrates'in geri çevirmesi

Alkibiades, Sokrates'i Silenos heykelciklerine benzetir. Bunlar dışı kaba saba görünen, ama açıldığında içinden değerli tanrı figürleri çıkan heykellerdir. Lacan, âşığın sevdiğinde gördüğü bu gizli değer için Yunanca agalma (değerli süs, mücevher) sözcüğünü kullanır. Bu fikir a nesnesiyle çok yakından bağlantılıdır.

Sokrates, Alkibiades'in ona biçtiği rolü kabul etmez. Hazine kendisindeymiş gibi davranmaz; Alkibiades'in dikkatini asıl ilgi duyduğu kişiye, şair Agathon'a çevirir. Lacan bunu analist için bir model olarak görür: Analist, hastanın ona yüklediği değeri ne sahiplenir ne de bu inancı kendi çıkarı için kullanır.

"Sahip olmadığını vermek"

Lacan'ın en bilinen formülü burada yeniden karşımıza çıkar: Aşk, "sahip olmadığını vermektir." Bu ifade 1950'lerin sonundan itibaren pek çok metinde ve seminerde geçer.

Aşk, para ya da statü gibi sahip olunan bir şeyi vermek değildir; bunlar insan kendini hiç eksik hissetmeden de verilebilir. Sevmek, kendi eksikliğini vermektir: Eksik olduğunu kabul etmek ve karşındakinin, sende olmayan bir şey yüzünden senin için önemli olduğunu kabul etmek. Bu yüzden cömertçe veren ama asla "Sana ihtiyacım var" demeyen bir partner, hiç sevmiyormuş gibi yaşanabilir.

"Cinsel ilişki yoktur": İki yarım neden bir bütün etmez?

Lacan 1970'lerin başında "cinsel ilişki yoktur" (il n'y a pas de rapport sexuel) diyerek çok tartışılan bir iddia ortaya attı. Bu fikri en ayrıntılı biçimde XX. Seminer Encore'da (1972–73) geliştirdi.

Lacan insanların cinsel birliktelik yaşamadığını söylemiyordu. Fransızcadaki rapport sözcüğü "oran" ya da "orantı" anlamına da gelir. Söylemek istediği şuydu: İki cinsel varlığı birbirini tamamlayan iki yarım gibi uyduracak bir formül yoktur. Her partner karşısındakiyle, onun kendisiyle olduğundan çok, kendi fantezisi ve a nesnesi üzerinden ilişki kurar. Şölen'de Aristophanes'in anlattığı mit, yani âşıkların yeniden birleşmeye çalışan iki yarım olduğu fikri, Lacan'ın reddettiği yanılsamanın ta kendisidir.

Encore'a göre aşk, bu olmayan ilişkinin yerini tutan (supplée) şeydir: İki insanın, asla kapanmayacak bir boşluğun üzerinden buluşmasını sağlayan bir ek. Lacan ayrıca aşkın aşk istediğini ve bunu istemekten hiç vazgeçmediğini söyler; seminerin adı olan Encore ("yine", "daha") da buradan gelir. Aşk iki insan arasındaki eksikliği ortadan kaldırmaz; insanların bu eksiklikle birlikte yaşamasının yoludur.

Lacan'a Göre Aşk: Neden Hiçbir Partner Bizi Tamamlamaz?

Aşk, arzu ve jouissance: Sık karıştırdığımız üç şey

Lacan, gündelik dilde iç içe geçen üç boyutu birbirinden ayırır.

Bu üçü her zaman bir arada bulunmaz. İnsan arzulamadan sevebilir, sevmeden arzulayabilir ya da verdiği jouissance yüzünden acı çektiren bir ilişkiye tekrar tekrar dönebilir. "Bana iyi gelmediğini biliyorum ama yine de ondan kopamıyorum" cümlesi çoğu zaman buraya işaret eder.

Lacan X. Seminer Kaygı'da (1962–63) şöyle der: "Jouissance'ın arzuya tenezzül etmesini yalnızca aşk sağlar." Daha sade söylersek: Aşk, ham ve yıkıcı olabilecek bir doyumu yumuşatıp belli bir insana yönelen arzuya dönüştürebilir. Freud'un 1912'de dile getirdiği, bazı insanların sevdikleri yerde arzu duyamadığı gözlemi de bu açıdan yeniden okunabilir.

Aktarım aşkı ve "bildiği varsayılan özne"

Freud Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler (1915) çalışmasında analizde doğan aşkı nasıl gerçek bir aşk saydıysa, Lacan da öyle gördü. Aktarım, danışanın geçmişteki önemli ilişkilerinden gelen duyguları terapiste yöneltmesidir. Lacan XI. Seminer'de aktarımı bildiği varsayılan özne kavramıyla açıklar.

Terapiye gelen kişi, analistin kendi acısının ve belirtilerinin anlamını bildiğini varsayar. Bilen birinin varsayıldığı her yerde aktarım ortaya çıkar ve bu inanç kolayca aşka dönüşür.

Sokrates'in yaptığı gibi analist de bu konumu ne gerçekmiş gibi üstlenir ne de kötüye kullanır. Onu çalışmayı başlatmak için kullanır. Zamanla danışan, aradığı bilginin aslında kendi sözlerinde olduğunu keşfeder. Erken ilişkilerin içimizde bıraktığı izlere odaklanan nesne ilişkileri kuramına dayanan farklı bir yaklaşım için aktarım odaklı psikanaliz makalesine bakabilirsiniz.

Saray aşkı: Mesafe arzuyu neden canlı tutar?

Lacan Psikanalizin Etiği başlıklı VII. Seminer'de (1959–60) Orta Çağ'ın saray aşkını ele alır. Bu gelenekte bir ozan kendini idealleştirdiği, ulaşılmaz bir Hanım'a adar. Lacan bunu bir yüceltme örneği olarak görür ve yüceltmeyi, bir nesneyi "Şey'in onuruna yükseltmek" diye tanımlar. "Şey" derken asla ulaşılamayacak bir şeyin yerini kasteder. Ozan ile Hanım arasındaki engeller tesadüf değildir: Arzuyu canlı tutan mesafeyi korurlar.

Lacan'ın fikirleri terapide neden önemli?

Lacan'ın bazı fikirleri, onun ekolünün çok dışında da psikodinamik terapistler tarafından kullanılır ve şu gibi örüntüleri anlamlandırmaya yardım eder:

Eleştiriler ve sınırlılıklar

Lacan'ın fikirleri birçok açıdan eleştirilmiştir:

Lacan'ı savunanlar ise eserlerinin zorluğunun bilinçdışının kendi zorluğunu yansıttığını söyler. Ayrıca bu düşüncenin, aşkı doğru partneri ya da doğru yöntemi bulunca çözülecek bir sorun gibi sunmayı reddettiğini vurgularlar.

Sonuç

Lacan'ın aşk anlayışı ne romantiktir ne de düpedüz kinik. Aşkın ayna evresinde oluşan görüntülerden beslendiğini, her talebin ardında bir aşk isteğinin saklandığını ve arzunun hiçbir partnerin dolduramayacağı bir eksiklik üzerinde yaşadığını gösterdi. Şölen'den, aşkın insan sahip olmadığını verip eksikliğini açtığında başladığı fikri çıktı. Encore'dan ise aşkın iki yarımın kaynaşması değil, iki eksik insanın aradaki boşluğa rağmen buluşabilmesini sağlayan şey olduğu görüşü. Özlem ya da aşkta tekrar tekrar yaşanan hayal kırıklıkları sizi zorluyorsa, psikodinamik psikoterapi bu örüntüleri birlikte keşfetmek için bir alan sunabilir. Türkçe ve İngilizce çevrim içi seanslar için buradan randevu alabilirsiniz.

Kaynakça

Başlamaya hazır mısınız? Online terapi sürecinize bugün başlayabilirsiniz.

İlk seansınızı planlayın